Milli karateciler spor severlerle bir araya geldi

2020 Tokyo Olimpiyatları öncesinde müsabakalara hazırlanış aşamaları ve unutulmayan anıların konuşulduğu organizasyona katılan Kağıthane Belediye Başkanı Mevlüt Öztekin’e de vatandaşlar yoğun ilgi gösterdi.

ÖZTEKİN : “TÜM KAĞITHANE VE ÜLKE OLARAK YANINIZDAYIZ”

Kağıthane Belediye Başkanı Mevlüt Öztekin, sporcuları tebrik ederek, 2020 Tokyo Olimpiyatları’nda destek sözü verdi. Başkan Öztekin, “Son birkaç ayda birçok ülkeye gitmiş oldular. Kendilerine başarılar diliyoruz. Ailelerine sabırlar diliyoruz. Aileleri içinde zor bir şey aslında. Sadece maçlarda değil, aynı zamanda da müsabaka içinde antrenman yapmları lazım, kendilerini dinç tutmaları lazım. Olimpiyatlara gittikleri zaman ki inşallah gidecekler. Madalya alıp gelmeleri elbette kıymetli ama benim için kıymetli olan bu genç kardeşlerimizi tanımak. Sağ olsunlar olimpiyatlarda başarılı olacaklarına inanıyorum. Tüm Kağıthane ve ülke olarak yanlarında olacağımızı söylemek istiyorum. Bunların bilinmesini isterim” diye konuştu.

ARAPOĞLU : “SIKI VE DİSİPLİNLİ ÇALIŞARAK BAŞARI ELDE EDİLİYOR”

Milli karateci Serap Özçelik Arapoğlu, düzenli çalışmanın başarı getirdiğini belirtti. İrade, özveri, sabır ve sevginin karekte sporunun temelinde yer aldığını söyleyen Arapoğlu, “Bazen gerçekten çok yoruluyorsun, yataktan kalkmak bile istemiyorsun. Aklına hedefin geliyor, Allah sana bir şeyi lütfetmiş yani. Orada tek sen varsın, tek sen temsil ediyorsun. Bütün bunları düşünerek antrenmanını yapıyorsun. Bütün mücadeleni orada sergiliyorsun. Gerçekten sıkı ve disiplinli çalışarak başarı elde ediyorsun. İrade, özveri, sabır ve sevgi istiyor bu spor” dedi.

2020 Tokyo Olimpiyatları’na gitmesinin matematiksel olarak kesinleştiğini belirten Arapoğlu, “Önümde üç müsabaka daha var ama benim Tokyo’ya gitmem matematiksel olarak garantilendi. En yakın rakibimle aramda 5 bin puan var. Şu anki hedefim Allah sakatlık vermezse Tokyo’ya gitmek. Zaten ilk hedefim Tokyo’ya gitmekti, bunu da başardım. Orada derece yapıp ülkemizi temsil etmek istiyorum. İnşallah güzel geçer” şeklinde konuştu.

ÇOBAN : “AİLELER ÇOCUKLARINI SPORA YÖNLENDİRMELİ”

Güzel bir süreç yaşadıklarını belirten milli karateci Merve Çoban, “Çok güzel bir süreç yakaladık, çok güzel bir sonuç yakaladık. Bunun akabinde olimpiyatlarda yarışıp şampiyon olmayı umuyoruz. Her şeyden önce sabretmek önemli. Yaklaşık 18 senedir karateyle uğraşıyorum ve bunun sonucunda bir çok madalya kazandım ve  2019 yılında büyüklerde Avrupa Şampiyonu oldum. Bu sene de aynı hedefi hedefliyorum. Sonrasında da olimpiyatlara gitmeyi hedefliyorum. Kadın olarak bu sporda yer almak özgüven veriyor. Ailelere buradan tavsiyem, çocuklarını bir branşa yazsınlar. Ve uzakdoğu sporlarında kendini korumakla alakalı birçok çalışma var. Bu yüzdende spora yönelmelerini tavsiye ederim” şeklinde konuştu.

AKTAŞ : “KÜÇÜK YAŞTAN BERİ KARATEYE İLGİM VAR”

Milli karateci Uğur Aktaş ise küçük yaştan beri karateye ilgisi olduğunu söyledi. Yeteneği olduğu halde çalışmadığı için başarı yakalayamayan birçok sporcu olduğunu belirten Aktaş, çalışılmadığı sürece bir başarı yakalanamayacağını belirtti. Aktaş, “Benim küçük yaşlardan beri karateye ilgim vardı. Çalışmak çok önemli. Birçok sporcu var yeteneği olan ama çalışmadığınız taktirde başarı yakalayamıyorsunuz. Veya sürdürülemeyen bir başarı yakalıyorsunuz. Başarılı bir sporcu olmanın en büyük sırrı, çalışmak ve sabretmek. Olimpiyatlar başka bir boyut. Avrupa ve dünya şampiyonalarında karşılaştığımız rakiplerimizle aynı. Olimpik bir branş olarak yer almadığımız için medyada çok yer almıyor karate. Ama yavaş yavaş ön plana çıkmaya başladı karate. İnşallah kesin sonuçlar açıklandıktan sonra bizimle ilgili daha çok bilgi sahibi olacaklar. Allah nasip ederde orada madalya kazanırsak, herkes karateyi tanımış olacak diye umut ediyorum” ifadelerini kullandı.

Halk Sağlığı Uzmanı Dr. Nizamoğlu: Coronavirüs Türkiye’ye gelebilir

İstinye Üniversitesi ‘Yeni Koronovirus Salgınlarına Genel Bakış’ başlıklı bir panel düzenledi. Panelde, coronavirüsün belirtileri, riskler, korunma yolları tartışıldı. İstinye Üniversitesi Tıp Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Nuriye Fışgın virüsün hızlı yayıldığına ve aşı geliştirmenin zaman alacağına vurgu yaparken, Halk Sağlığı Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Kaya Sami Nizamoğlu, Türkiye’nin risk altında olduğunu dile getirdi. Halk Sağlığı Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Kaya Sami Nizamoğlu, coronavirüsün bulaşma hızının yüksek olduğuna dikkat çekerek Türkiye’ye gelebileceğini söyledi. Dr. Nizamoğlu, “Geldikten sonra belli bir süre kendisini belli etmeyecektir, haberdar olmamız 2 ayı bulabilir” dedi.

“CORONAVİRÜS KALICI OLACAKTIR”

‘Yeni Ortaya Çıkan Koronovirusların Epidemiyolojik Gelişimi ve Salgın Dinamikleri’ başlıklı sunum yapan Halk Sağlığı Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Kaya Sami Nizamoğlu, “Coronavirüsün hangi hayvandan kaynaklandığını kesin olarak bilmiyoruz ama bu patojeni en çok barındıran hayvan yarasalar. Temel üreme sayısı çok önemli, bu patojenlerin sağlığının göstergesidir. Bu virüsün kalıcı olup olmayacağının da işaretidir. Yani bir hasta kişi iyileşmeden kaç hasta insan üretiyor kısmına bakıyoruz. Coronavirüste temel üreme sayısı 1’in üzerine çıktı. Dünya Sağlık Örgütü 1,5-2,5 bandında olduğunu açıkladı. Daha yüksek olduğunu söyleyen araştırmalar var. 4 olduğunu düşünelim yani bir hasta kişi iyileşmeden virüsü 4 kişiye bulaştırıyor. Bu önüne geçmesi zor bir gücü var anlamına gelir. Mevsimsel geçişler gücünü bir miktar değiştirebilir. Aşısı olsaydı 1’in altına çekmek kolaydı. Coronavirüsün kalıcı olacağını düşünüyorum” diye konuştu.

“HER MEVSİMDE VARLIĞINI SÜRDÜRECEKTİR”

“Kalıcı olacaktır çünkü yarım küre değişecek” diyen Dr. Nizamoğlu, “Biz yaza gireceğiz ama kışa girecek bir yarım küre var. Coronavirüs, Çin’in Vuhan bölgesinden çıkmayı başarırsa bu ülkelerde varlığını sürdürebilir. Şu aşamadan sonra virüsün kolay kolay önünün alınacağını zannetmiyorum. Virüs solunum yoluyla bulaştığı için bahar ve kış aylarını seviyor olabilir. Ama coronavirüs her mevsimde varlığını sürdürebilir gibi duruyor” ifadelerini kullandı.

“TÜRKİYE’YE GELEBİLİR”

Dr. Nizamoğlu, “Türkiye gelebilir. Yakın çevremize geldi. Avrupa’da birçok ülkede var. Geldikten sonra belli bir süre kendisini belli etmeyecektir. Genelde bir ölüm vakasıyla ortaya çıkar. O da en az 50,100 kişinin enfekte olması demek. Her yeni hasta için 7 güne ihtiyacı oluyor. Ülkemize geldikten sonra haberdar olmamız 1,5-2 ayı bulabilir” dedi.

ATEŞ VE ÖKSÜRÜK BELİRTİSİ

Yeni Ortaya Çıkan coronovirüsların klinik özellikleri ve korunma yolları üzerine konuşan İstinye Üniversitesi öğretim üyesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Nuriye Taşdelen Fışgın ise, “Virüsün yüzde 90 belirtileri arasında yüksek ateş ve öksürük var. Daha sonra bazı hastalarda nefes darlığı orta ve ağır seyredebiliyor. İshal de görülebiliyor. İleri düzeyde akciğer yetmezliğine kadar götürüyor. Akciğer ve böbrek yetmezliği olan hastalar yoğun bakımda takip ediliyor ve genellikle kaybediliyor” diye konuştu.

NASIL KORUNACAĞIZ?

Ellerin yıkanmasına özen göstermek gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Fışgın, “Öksürürken, konuşurken havaya partikül yayılıyor ve virüs bu partiküllerle taşınıyor. Ama 1 metreden daha uzağa taşınmıyor. Dolayısıyla virüs yakın temasla bulaşıyor. Özellikle kalabalık ortamlarda hasta biri varsa cerrahi maske takması gerekiyor. Ellerimizi 20 saniye su ve sabunla yıkamalıyız” ifadelerini kullandı.

AŞININ GELİŞTİRİLMESİ ZAMAN ALACAK

Salgının boyutunun büyük olduğunu söyleyen Prof. Dr. Fışgın, “60 bin kişi şimdiden enfekte oldu ve bin 300 kişi hayatını kaybetti. Aşının geliştirilmesi ve insanlar üzerinde denenmesi zaman alıyor. Virüse karşı en etkin yöntem karantina yöntemidir. Şu anda neredeyse 60 milyon insana uygulanıyor. Seyahat önerilerine uyulması lazım. Özellikle 65 yaş üstü hastalar, kalp, böbrek yetmezliği hastaları, astım, KOAH gibi rahatsızlığı olanlar, diyalize giren ve kanser hastaları risk altında. Zaten yoğun bakımda tutulan ve hayatını kaybeden genelde bu hastalar oluyor” şeklinde konuştu.

“KOAH’ta kök hücre tedavisi yeni bir umut olabilir”

Dünyada ve Türkiye’de kullanılmaya başlanan kök hücre tedavilerinin özellikle son dönemde yapılan çalışmalar ile önemini artırdığına dikkat çeken Medical Park Gebze Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Serdar Kalemci, “Kanserden, eklem kireçlenmelerine kadar pek çok hastalığın tedavisinde kullanılan kök hücre tedavisi, ileri evre ve tüm tedavi seçeneklerine rağmen semptomların azalmadığı KOAH hastalarında etkili olabilir” dedi.

“ÖZELLİKLE SİGARA İÇENLER RİSK ALTINDA”

Doç. Dr. Serdar Kalemci, KOAH hastalığının, akciğerlerde bulunan ve bronş adı verilen hava keseciklerinin tıkanması sonucu; solunum güçlüğü, öksürük ve nefes darlığı gibi şikâyetlere yol açan kronik bir hastalık olduğunu kaydetti.

Kalemci, “Özellikle kişi sigara içiyorsa uzun süreli nefes darlığı, öksürük ve balgam şikâyetlerinin varlığı KOAH tanısı için yeterli görülür ancak kesin tanı için solunum testi değerlendirilmesi yapılmalıdır. Birkaç dakika içerisinde uygulanan solunum değerlendirme testi, kişinin solunum cihazına derin nefes alarak üflemesi ile gerçekleştirilir. Akciğer kapasitesi ve varsa hastalığın evresi hakkında kolayca bilgi sahibi olunmasını sağlayan bu testi, özellikle 40 yaş üzeri sigara kullanan kişilerin yılda en az bir kez yaptırması gerekir” diye konuştu.

YAPILAN ÇALIŞMALAR UMUT VERİCİ

“KOAH tüm dünyada 174.5 milyon insanı etkileyen, yaşam kalitesini önemli derecede bozan ve yüksek ölüm oranlarının bildirildiği önemli bir hastalıktır” diyen Doç. Dr. Serdar Kalemci, tedavide halen istenilen sonuçlara ulaşılamadığını belirterek, “Günümüzde pek çok hastalığın tedavisinde kullanılan kök hücre tedavisi KOAH için de umut ışığı olabilir” dedi.

Doç. Dr. Serdar Kalemci, “İnsan vücudunda yer alan tüm yapıların kökenini oluşturan ve kendi kendini yenileyebilen kök hücreler pek çok hastalığın iyileştirilmesinde kullanılır. Kişinin kendisinden, uyumlu ya da yarı uyumlu olan donörden alınan kök hücreler, hasta kişiye nakledilerek hastanın hasarlanan hücre, doku ve organlarının yenilenmesi için kullanılan bir tedavi yöntemidir. Yapılan klinik çalışmalar akciğer hastalıklarının tedavisinde kök hücre kullanımının etkili olabileceği saptanmıştır” ifadelerini kullandı.

Kalemci, özellikle ileri evre ve tüm tedavi seçeneklerine rağmen semptomların azalmadığı hastalarda Sağlık Bakanlığı’ndan izin alınarak kök hücre tedavilerinin uygulanabileceğini söyledi.

 

“Bağışıklığı güçlendirmek için bağırsaklara iyi bakın”

Diyetisyen Yıldız Melek Aksoylu, bağırsaklarımızın ikinci beynimiz olarak adlandırıldığını ve doğrudan bağışıklık sistemimizi de etkileyen faydalı bakterileri içerdiğini belirtti. Aksoylu, “Yeterli miktarda probiyotik ve prebiyotikler alınırsa bağışıklık sisteminin güçlenmesinin yanı sıra kişinin duygu durumunu düzeltme ve bağırsakların işleyişini düzenleme gibi faydalar da sağlanır” ifadelerini kullandı. 

PROBİYOTİK VE PREBİYOTİK NEDİR?

Medicana International İstanbul Hastanesi Diyetisyen Yıldız Melek Aksoylu probiyotiklerin yeterli miktarlarda tüketildiklerinde sağlığı olumlu yönde etkileyen canlı ve faydalı mikroorganizmalar olduğunu belirterek şunları söyledi:

“Bağırsaktaki zararlı bakterilerin çoğalmasını engellerken yararlıların artmasını destekleyerek bağırsak dengesini sağlarlar. En önemlileri laktik asit bakterileridir. Prebiyotikler ise probiyotiklerin etkisini arttıran insan vücuduna faydalı, sindirilmeyen gıda bileşenleridir. Bağırsak florasını desteklerler, aktif olmayan bakterilerin aktif hale gelmesini sağlayarak, gelişimlerine  katkı sağlarlar.”

“BAĞIRSAĞIN CAN DOSTU PROBİYOTİKLER”

Probiyotiklerin alınan besinlerin sindirimini ve vücutta enerji kullanımını düzenleyerek ağırlık kaybına yardımcı olduğunu ifade eden Aksoylu, “Diyetle alınan enerjinin harcanmasını arttırdığı için obeziteyle savaşta çok etkililer. Örneğin, bağırsaktaki faydalı bakteri sayısı zayıf bir kişi ile güçlü bir kişiyi değerlendirelim. Güçlü kişiye 1 dilim ekmek yeterli gelirken, zayıf kişiye 1 dilim ekmek yetmeyecek ve 2. dilim ekmeği talep edecektir. Bağırsak sağlığı kötü olan bireyler gerekli enerjiye ulaşmak için tüketim düzeylerini istemeden yükseltirler. Yapılan çalışmalar diyete eklenen probiyotiklerin ağırlık kaybını desteklediğini ortaya koyuyor” dedi.

Dyt. Aksoylu sözlerine şöyle devam etti:

“Şu soruyu soracak olursak: diyetimize probiyotik takviyesi ve probiyotik içeren besinler eklemek gerekli midir? Tabiki de evet. Fakat takviyelerde dikkat edeceğimiz bir bakterinin probiyotik etkisinden bahsedilebilmesi için bağırsağa kadar canlı ulaşmalıdır. Midedeki güçlü asitlere ve safra tuzlarına dayanıklı olup bağırsağın iç zarına yerleşip burada aktivitesini göstermelidir.”

PROBİYOTİK ZENGİNİ BESİNLER: YOĞURT, KEFİR, AYRAN

Probiyotiklerin en önemlilerinin laktik asit bakterileri olduğunu ifade eden Aksoylu, “Süt ürünleri en ulaşılabilir probiyotik kaynaklarıdır. Probiyotik zengini besinler yoğurt, peynir, kefir, ayran, keçi sütü, ev yapımı turşu (özellikle lahana ve salatalık), boza, tarhana, bitter çikolata ve Korelilerin çok tükettiği Çin lahanasından yapılan bir yemek olan kimchidir. Vücudumuzdaki probiyotikleri çoğaltabilmenin diğer bir yolu da; probiyotiklerin etkisini arttıran prebiyotik gıdaları tüketmektir” dedi. 

DOĞAL PREBİYOTİKLER MUZ, SOĞAN, SARIMSAK

Aksoylu, doğal prebiyotikleri şöyle sıraladı:

“Muz, elma, kuru meyveler, soğan, sarımsak, yer elması, kurubaklagiller, pastörize edilmemiş turşu ve zeytin, dhokla (nohut fermente edilerek yapılmış Hint aperatifi), dosa (pirinç ve siyah mercimek fermente edilerek yapılan geleneksel Güney Hint yemeği), kim Chi (baharatlı, keskin fermente edilmiş lahana, geleneksel Kore yemeği).”

 

 

“PROBİYOTİKLERİN YARARLARI”

Bağırsağımızdaki faydalı bakterilerin azalması, probiyotik ve prebiyotik yoksunu bir beslenme şeklinin birçok hastalığı beraberinde getirebileceğini ifade eden Aksoylu,

“Probiyotikler sindirim sistemimize faydalı bakterilerin dengelenmesini sağlarlar. Sindirim bozukluklarını azaltarak, hazımsızlık, şişkinlik, gaz problemlerini önlerler. İshal ve kabızlık tedavisinde destekçidirler. Bağışıklık sistemini desteklerler. Güçlü bir bağışıklık sistemi hastalıklarla mücadelede ve kaliteli bir yaşam için önemlidir. Alerjik hastalıkların ve cilt hastalıklarının tedavisinde destekçidirler. Örneğin sedef hastalığı veya vitiligo hastalığı olan kişiler doktoruna danışarak probiyotik takviyesi alabilirler. Egzama ve sivilcilerin iyileşmesinde etkilidirler. Probiyotikler cildin daha sağlıklı görünmesini sağlar. Kansere karşı bağışıklık sistemini güçlendirirler. Özellikle kolon kanserine karşı korunmada probiyotik ve prebiyotikten zengin bir beslenme aktif rol alır. Depresyon tedavilerinde probiyotiklerden faydalanılır. Mutsuz bağırsak, mutsuz kişidir. Bağırsakları sağlıksız olan kişiler kronik yorgunluk, öğrenme güçlüğü, hafıza zayıflığı, isteksizlik gibi bir çok problemi bir arada yaşayabilirler. Probiyotikler kolesterolü olumlu yönde etkileyerek kalp ve damar sağlığını desteklerler. Kalbe faydalı yağların etkinliğini arttırırlar. Yağ metabolizması üzerinde aktiftirler. Ritim bozukluğu ve çarpıntıları önlerler. İdrar yolu ve vajinal enfeksiyonlara karşı koruyucu görevi görürler. Özellikle vajinal mantar enfeksiyonlarına karşı etkilidirler. Göz kuruluğu ve görme sistemi üzerinde de olumlu yönleri bulunmaktadır” diyerek sözlerini tamamladı. 

 

“Şaşılık genetik olabilir”

Şaşılık probleminin bebeklikten erişkinliğe dek her yaş grubunda görülebildiğini belirten Göz Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. İlke Bahçeci Şimşek, şaşılığın sadece annede babada değil, daha uzak akrabalarda olmasının da önemli olduğunu ve bütün çocukların bir yaşından önce mutlaka göz hekimi tarafından kontrol edilmesi gerektiğini söyledi.  Şimşek, “Şaşılık problemi özellikle okul çağı çocuklarında dış görünümle ilgili olumsuzluklara yol açtığı için psikolojik sorunlara da neden olabiliyor. Bu nedenle çocuklar okul çağına gelmeden bu problemin çözülmüş olması önem taşıyor. Gözde kayma olduğunda beyinde iki farklı görüntü ortaya çıkacağından, beyin gözlerden gelen görüntüyü baskılıyor. Bu da o gözde sağlanan görüşte azalmaya sebep olarak göz tembelliğine yol açabiliyor” ifadelerini kullandı.

Göz tembelliğinin şaşılık dışında sebepleri de olduğunu söyleyen Yeditepe Üniversitesi Göz Merkezi’nden Göz Sağılığı ve Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. İlke Bahçeci Şimşek, “Bunlar tedavi edilmemiş yüksek hipermetrop, astigmat, iki göz numarası arasındaki farkın çok yüksek olması, doğuştan katarakt, doğuştan göz kapağının düşük olması, bir gözün uzun süre kapalı tutulması gibi durumlardır. Gerekli tedavinin erkenden yapılması ile göz tembelliği önlenebilir” dedi.

“GÖZDEKİ HER KAYMA ŞAŞILIK DEĞİL”

Bebeklik ve çocukluk döneminde olan kaymaların bir kısmının ‘yalancı kayma’ olarak isimlendirildiğini belirten Doç. Dr. Şimşek, “Yalancı kayma, göz kapaklarının ve burun kökünün genişliği ile ortaya çıkan yanıltıcı bir görünüm. Bu durumda mutlaka bir göz doktoruna başvurmak gerekiyor. Aynı gözün devamlı olarak kayması görmenin o gözde daha az olduğunu gösteriyor. Bu nedenle ebeveynler, bebeklerde ve çocuklarda tek gözde kayma gördüğünde göz hekimine başvurmaları gerekiyor” diye konuştu.  

“CEP TELEFONU, TABLET VE BİLGİSAYAR GÖZ BOZUKLUĞUNA YOL AÇABİLİYOR”

Teknolojik cihazların kullanımının göz bozukluğu için bir risk oluşturabildiğini belirten Doç. Dr. Şimşek, “Çocukların cep telefonu, tablet, bilgisayar gibi cihazlara uzun süre bakmaları miyopi denilen göz bozukluğunun ilerlemesini arttırıyor. Son yapılan bilimsel çalışmalar ise miyopinin ilerlemesini engelleyen en önemli faktörün gün ışığında çocuğun oyun oynamasının olduğu bilgisini veriyor” dedi.

“ŞAŞILIĞIN TEDAVİSİ KAYMAYA GÖRE DEĞİŞİYOR”

Göz kaymalarının öncelikle gözlük ve bir gözün kapatılması ile tedavi edilmeye çalışıldığını ifade eden Doç. Dr. Şimşek sözlerini şöyle noktaladı:

“Kaymaların önemli bir kısmı bu iki basit yöntemle düzelebiliyor. Bu yöntemlerle tedavi edilmeyen kaymalarda zaman kaybetmeden cerrahi yöntemlere başvurulması gerekiyor.

Şaşılığın cerrahi tedavisi kaymanın yönüne ve derecesine göre değişiyor. Göz kası üzerinden ufak bir kesi yapılarak kaslara ulaşılıyor ve şaşılığın tipine göre kaslarda çeşitli pozisyon değişiklikleri yapılabiliyor. Gerektiği durumlarda iki göze birden müdahale ediliyor. Erişkinlerde lokal anestezi ile şaşılık ameliyatları yapılabilse de çocuklarda mutlaka genel anestezi yapılması gerekiyor. Hasta aynı gün hastaneden taburcu edilebiliyor ve bir-iki gün içinde normal aktivitelerine dönebiliyor. Ameliyat sonrası gözde hafif bir kızarıklık olabileceğinden bir hafta göz damlaları kullanılması gerekebiliyor. Hasta okula ya da işine bir hafta içerisinde geri dönebiliyor.”

 

Kışın gripten egzersizle korunun

Çamlıca Medipol Üniversitesi Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Bölümü’nden Op. Dr. Aybars Tekcan, “Soğuk hava ile ortalama olarak 2-4 kilo alma eğilimindeyiz. Kış mevsiminde potansiyel kilo alma korkusunu hafifletmeye yardımcı olmasının yanı sıra soğuk havalarda dışarıda egzersiz yapmanın sağlımıza birçok yararı var. İnsanlar genelde soğuktan kaçarken, açık havada yapılan kış antrenmanları küçük dozlarda güneş ışığı almanın harika bir yoludur. Güneş ışığı ruh halini iyileştirmeye ve D vitamini almaya yardımcı olur” diye konuştu.

BEYAZ YAĞ YAKILIYOR

Kışın yapılan egzersizlerin kilo kaybının yanı sıra soğuk algınlığı ve gribe karşı bağışıklığı arttırdığına dikkati çeken Op. Dr. Tekcan, spor öncesi ve sonrası ısınma ile soğuma hareketleri yapmanın önemli olduğunu dile getirdi. Op. Dr. Tekcan, “Günde birkaç dakika basit şekilde egzersiz bile bakteriyel ve viral enfeksiyonları önlemeye yardımcı olabilir. Egzersizden bağımsız olarak, çalışmalar soğuk havalarda dışarıda olmanın beyaz yağı (özellikle göbek ve uyluk bölgesinde bulunan yağlar) kalori yakan esmer yağa dönüştürebildiğini göstermiştir” ifadelerini kullandı.

“SOĞUKTA ÇALIŞMAK AVANTAJDIR”

Op. Dr. Tekcan, “Esmer yağın amacı ısı üretmek için kalori yakmaktır. Esmer yağ genellikle kaloriden ziyade yanmaya yardımcı olduğu için ‘iyi’ yağ olarak adlandırılır. Kahverengi yağ hücreleri enerji üretmek için kalori kullanmak yerine, ısı üretmek için kalori kullanır. Soğukta çalışmanın daha sıcak hava egzersizlerine göre birçok avantajı vardır. Soğukta, vücudunuz sıcaklığını biraz daha iyi düzenleyebilir. Bu, genellikle daha uzun veya daha uzun süre egzersiz yapabileceğiniz anlamına gelir; bu nedenle, potansiyel olarak daha fazla kalori yakabilirsiniz” dedi.

Aylarca enfeksiyon tedavisi gördü, nedeni herkesi şaşırttı

Zonguldak’ın Ereğli İlçesi’nde yaşayan ve inşaat işiyle ilgilenen Mehmet Durgut, 2011 yılında nefes darlığı ve çarpıntı şikayetiyle doktora başvurdu. Yapılan tetkikler sonrası Durgut’un kalbine yapay kapakçık takıldı. 2 ay öncesine kadar hiçbir şikayeti olmadan yaşamını sürdüren Durgut, aniden başlayan[M1]  yüksek ateş ve titreme sonucu soluğu hastanede aldı. Yapılan tetkiklerde Durgut’un vücudunda enfeksiyon olduğu belirlendi. Antibiyotik tedavisine rağmen iyileşemeyen Durgut, İstanbul’a geldi. Burada geçmişte yaşadığı kalp ameliyatı göz önüne alınarak bazı tetkiklerden geçirilen Mehmet Durgut’un kalp kapakçığında enfeksiyon teşhis edildi. İkinci kez ameliyat masasına yatan Durgut, bu kez kadavradan alınan kalp kapakçığı ile hayata döndü.

“ATEŞİM 40 DERECEYE KADAR ÇIKIYORDU”

Şikayetlerinin kalpten kaynaklandığını duyduğunda çok şaşırdığını ifade eden Mehmet Durgut, “2011’de metal kalp kapağı takıldı ondan dolayı 9 yıl rahattım. Yaklaşık 2 ay önce yüksek ateş ve titreme şikayetiyle hastaneye kaldırıldım. Kalp kapakçığım ile ilgili bir sorun olduğu tespit edilemedi. İstanbul’a gönderildim ve burada yüksek ateşle titreme sonrası kalp kapakçığımın mikrop kaptığı belirlendi. Çok şaşırdım. Ben yaşadıklarımı kimseye anlatamam. Allah o çektiğim acıları kimseye vermesin. Birden gelen titreme ve yüksek ateş beni çok zorluyordu. Üzerime 3 tane yorgan örtüyordum. Ne yaparsam yapayım o ateş ve titreme geçmiyordu. 2 ay boyunca ben bu sıkıntıları çektim. Ateşim 40 dereceye kadar çıkıyordu. Ama şimdi kendimi çok iyi hissediyorum” dedi.

Eşini her akşam acil servise kaldırdıklarını anlatan Şerife Durgut ise “Hastalığı titreme ile başladı. Biz ateşi olduğunu fark edemedik ama ateşi de yükselmiş. Ateşi 40 dereceye kadar yükselmiş. O yüzden doktora gittik ve vücudunda enfeksiyon olduğu söylendi. Enfeksiyon olduğu belirlenince hep enfeksiyon tedavisi gördü. Ama kalp kapakçığından kaynaklandığını bilmiyorduk. Hastanede tedavi gördükten 2 hafta sonra tekrar titremeler başladı. Acile gittik bu kez yüksek ateş nedeniyle artık İstanbul’a gelmeye karar verdik” diye konuştu.

“ÇOK RİSKLİ BİR OPERASYONDU”

Mehmet Durgut’a ikinci ameliyatında kadavradan alınan kalp kapakçığını naklettiklerini anlatan Medicana Bahçelievler Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Murat Başaran, “Kendisinin daha önce konmuş metalik kapağının mikrop kaptığını ve bunun değiştirilmesi gerektiğini söyledik. İlk ameliyatına göre çok riskli bir ameliyattı ama hastamız gayet cesur davrandı. Biz her ne kadar oradaki yabancı materyali çıkarsak da bütün dokuları en azından mikroskobik düzeyde temizleyemiyoruz. Bu oraya koyacağımız kapağın tekrar mikrop kapmasına neden olabiliyor. Oraya koyacağımız materyalin de enfeksiyona dirençli olması gerekiyor. Bu nedenle insandan alınan materyali kalp kapağına taktık. Çok yüksek riskli bir ameliyattı. İnsandan alınan homografik materyali koyduk” şeklinde konuştu.

“KADAVRADAN NAKLEDİLEN KAPAKÇIK ENFEKSİYONA DİRENÇLİ”

Kadavradan alınan kalp kapakçığının enfeksiyona karşı daha dirençli olduğunu belirten Prof. Dr. Murat Başaran, “Bu materyal bozulmaya karşı dirençli, enfeksiyona karşı dirençli, en önemli avantajı ise metalik kapak takılan hastalarda kan sulandırıcı ilaçlar kullanıldığı için aralıklarla bu ilacın düzeyini takip etmek gerekiyor. Bu da insanların hayat kalitesi ve konforunu bozuyor. Az olursa pıhtı oluşma çok olursa ise kanama riskleri oluyor. Diş çekiminde bile bu hastalar hayat kalitesi sıkıntıları yaşıyorlar. Biz o bölgeye enfeksiyona dirençli materyal koyduk. Mehmet Bey artık kan sulandırıcı kullanmayacak” dedi.

“ORGAN BAĞIŞINI GÖZ ARDI ETMEYİN”

Ameliyatı gerçekleştiren doktorlardan Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Alper Uçak, ise organ bağışının önemine dikkat çekerek şunları söyledi:

“Mehmet Bey’in ameliyatı sonrası en çok mücadele ettiğimiz konulardan biri enfeksiyonun ortadan kaldırılmasıydı. Ameliyat sonrası yaklaşık 3 ila 6 hafta damardan çok özellikli antibiyotiklerle tedavisinin tamamlanması ve enfeksiyon bulgularının mutlaka ortadan kaldırılması gerekmekteydi. Biz bu süreci başarıyla atlattık. Laboratuvar verilerimizin hepsi enfeksiyon yönünden tamamen negatif olduğunu gösterdi. Biz bu kalp kapacıklarını bir yerden satın almıyoruz. İnsanların organlarını bağışlaması gerekiyor ki biz bunları ihtiyacı olan kişilere nakledelim. Bunların çapları da önemli. Mehmet Bey, 1.80 boyunda ve aynı boydaki birisinin bağış yapması gerekiyor ki o kapak ona uygun bir çapta hizmet edebilsin. O nedenle organ bağışı bu tür hastalıklarda çok önemlidir.”

Kategoriler
Adana

Elektrik arızasını tespitte artık köpekler devrede

İstanbul Avrupa Yakası’nda elektrik dağıtımını üstlenen Boğaziçi Elektrik Dağıtım A.Ş (BEDAŞ) vatandaşlara kesintisiz enerji hizmeti sunmak ve elektrik arızlarına hızlı müdahale edilmesini sağlamak amacıyla arızayı noktasal olarak tespit etmek için özel eğitimli dedektör köpekleri kullanmaya başladı.

HEDEF; ZAMANDAN TASARRUF VE MÜŞTERİ MEMNUNİYETİ

Dedektör köpeklerin yeteneklerini elektrik arızalarında kullanma düşüncesiyle yola çıktıklarını anlatan BEDAŞ Genel Müdürü Murat Yiğit, Uzaktan Kontrol ve Kumanda Merkezi (SCADA) başta olmak üzere ileri teknolojiye sahip pek çok yöntemi aktif bir şekilde kullandıklarını bununla birlikte müdahale sürelerini kısaltmak için yardımcı yöntemlere yöneldiklerini aktardı.

Arızaların daha hızlı tespit edildiğini ve zamandan tasarruf ettiklerini belirten Yiğit, “Köpekler yer altı kablolarında meydana gelen arızanın kokusunu alıyor. Hedefimiz, zamandan tasarruf etmek ve müşteri memnuniyetini en üstte noktada tutmak” dedi.

BÜYÜKÇEKMECE, AVCILAR, BAKIRKÖY, ESENYURT VE SİLİVRİ…

2019 yılında EPDK’ya Ar-Ge projesi olarak projeyi teklif ettiklerini belirten Yiğit, “Onlar projeyi destekledi ve başladık. Şu anda Büyükçekmece, Avcılar, Bakırköy, Esenyurt ve Silivri bölgesindeki arızalarda dedektör köpekler destek veriyor. Elektrik arızlarında hızlı bir şekilde enerjinin tekrar verilebilmesi için bu projeyi başlattık. Bazı yer altı kablo arızalarında teknolojiden istediğimiz gibi sonuç alamıyoruz. Köpekler bu noktada devreye girerek arızanın bulunmasında sürenin kısalmasına fayda sağlıyor” diye konuştu.

ARIZAYI YÜZDE 90 TESPİT EDİYOR

Dedektör köpeklerin elektrik arızasını yüzde 90 oranında doğru tespit ettiğini aktaran Murat Yiğit, “6 aydır eğitim alıyorlar son 3 ayda inanılmaz geliştiler. 3 köpekle çalışıyoruz, biri Jack Russel Terrier, ikisi Alman Çoban Köpeği, ilerleyen dönemde köpeklerin sayısını artırmayı düşünüyoruz. 3 köpekten de aynı oranda verim alıyoruz. Dedektör köpeklere yer altı kablo arızalarının yoğun olduğu bölgelerde ihtiyacımız oluyor. Yer altı kablolarında meydana gelen arızaları noktasal olarak tespit ediyorlar” ifadelerini kullandı.

EKİPLER ARIZAYI CİHAZLA TESPİT ETMEKTE ZORLANABİLİYOR

Cadde ve sokaklardaki alçak gerilim seviyesinde meydana gelen elektrik arızalarında köpeklerden yardım aldıklarını söyleyen Yiğit, “Herhangi bir cadde ve sokakta kesinti olduğu zaman bize ihbarı düşüyor. İhbardan sonra ekipler bölgeye gidiyor. Yanlarında götürdükleri cihazlarla arıza noktasını tespit etmeye çalışıyorlar. Bazen cihazlar tespit etmekte yetersiz kalabiliyor, süre olarak bizi zorluyor. Uzun mesafede kazı yaparak arızalı kabloyu anca bulabiliyoruz. İşte burada köpekler devreye giriyor, arızalı noktayı bulmamızda hızlıca destek oluyorlar. Diğer türlü kazıyı yapmak saatler sürüyor, gereksiz yere çevreyi de tahrip etmiş oluyoruz bu anlamda büyük fayda sağlıyor” dedi.

50 KÖPEK ARASINDAN SEÇİLDİLER; ÖDÜLLERİ ‘TOP’

BEDAŞ’ın proje yöneticisi Mete Özdemir ise, dedektör köpekler Lady ve Carlos’un 50 köpek arasından seçildiğini söyleyerek, “Seçilirken oynamayı seven, hareketli olmalarına dikkat edildi. Köpekler, açık alandaki mamalardan ve çevresel etkenlerden etkilenmesinler diye arıza noktasını bulunca, topla ödüllendiriliyor” diye konuştu.

EĞİTİMDE YANIK KABLO KOKLATILDI

Eğitimdeyken yanık kabloların koklatıldığını belirten Özdemir, “Yanık kablo koklayarak eğitildiler. Kablo arızası sırasında oluşan yanıkların kokusuna alıştılar ve arızayı bu şekilde tespit ediyorlar. Elektrik kesinti, süre ve sayılarındaki azalmayı sağlamayı amaçladık. Kablo güzergahı bilindiği zaman 5 dakikadan kısa bir sürede arızayı tespit ediyorlar” şeklinde konuştu.

Karadeniz’de ‘kahverengi kokarca’ hızla yayılıyor, 1 milyar dolar zarar var

Karadeniz Bölgesi’ne 3 yıl önce Gürcistan üzerinden geldiği belirtilen Türkiye’nin önemli ihraç ürünü fındık başta olmak üzere birçok tarım ürününde verimi ve kaliteyi düşürdüğü tespit edilen kahverengi kokarcadan kurtulmanın yolları aranıyor. Günde 30 kilometre yol kat eden böcekler, yapraklarını yediği suyunu emdiği fındık ağaçlarının kökünü kurutuyor. Tek seferde 28 yumurta bırakan zararlı sezon boyunca 3 bin yumurta üretebiliyor.

MÜCADELE İÇİN KONFERANS DÜZENLENDİ

Uluslararası Kabuklu Kuruyemiş ve Kuru Meyve Topluluğu (INC) Ferrero Değerli Tarım ve Ondokuz Mayıs Üniversitesi iş birliğiyle İstanbul’da ‘Türkiye ve Akdeniz Ülkeleri Tarımı İçin Potansiyel Tehdit: Kahverengi Kokarca’ başlıklı bir konferans düzenledi.

Tarım ve Orman Bakanlığı Bitki Sağlığı Araştırmaları Daire Başkanı Dr. Suat Kaymak’ında katıldığı konferansta, Türkiye’den ve dünyadan uzmanlar, sadece fındık değil, 300’den fazla meyve ve bitkiye zarar veren, Türkiye’den de görülmeye başlanan bu önemli istilacı böcekten kurtulmanın yollarını ele aldı.

2020 MÜCADELE İÇİN DOĞRU ZAMAN; ÜLKELER İŞ BİRLİĞİ YAPMALI
 

Toplantının açılış konuşmasını yapan INC Sürdürülebilirlik, Bilimsel ve Devlet İşleri Komitesi Başkanı Pino Calcagni, “2020 bu zararlı ile mücadeleye başlamak için en doğru zaman. Bugün burada çiftçi, üniversite, ihracatçı birlikleri ve bakanlık temsilcileri bir arada. Bu iyi bir gelişme hepimiz aynı gemideyiz. Böyle bir zararlı ile mücadelede Türkiye, İspanya, Gürcistan, Azerbaycan hatta Ukrayna birlikte hareket etmeli. Biz her hafta tüm bu ülkelerden gelen istatistiklere bakıyoruz. Dolayısıyla şu anki durumun iki yıl öncesine göre daha iyi olduğunu söyleyebilirim. İtalya da Emilia Romagna bölgesinde bu zararlıya karşı Samuray böceğini kullandılar ve büyük bir başarı elde ettiler. Şimdi samuray dediğimiz bu böceği piamonte bölgesinde kullanmaya başladık.  Avrupa Birliği’ndeki Tarım Genel Müdürlüğü’ne bu meseleyi götürdük, onlarda konuyla ilgileniyorlar ve takip ediyorlar” dedi.

KAHVERENGİ KOKARCA 2017 YILINDA TÜRKİYE’YE GELDİ

İstilacı böceğe karşı her türlü çalışmaya ve araştırmaya destek vereceklerini söyleyen Tarım ve Orman Bakanlığı Bitki Sağlığı Araştırmaları Daire Başkanı Dr. Suat Kaymak da, “Dünya fındık üretimi ihtiyacının yüzde 70’ini karşılıyoruz. Büyük çoğunluğu Karadeniz bölgesinde olmak üzere 39 ilde 700 bin hektar alanda üretim yapıyoruz. Fındığın verim ve kalitesini etkileyen zararlı organizmalar var. Kahverengi kokarca da bunlardan birisidir. Böcekle Türkiye 2017 yılında tanıştı ama hızla yayılma potansiyeli gösteriyor” ifadelerini kullandı.

BAKANLIK PROJE BAŞLATTI

Kahverengi kokarcanın Artvin’den ülkeye giriş yaptığını belirten Dr. Kaymak, “Hızlı bir şekilde biyolojik dönemlerini belirleyerek popülasyon dağılımlarını incelemek için proje başlattık. Proje kapsamında 6 ilde 46 ilçede 136 lokasyonda bir program hayata geçirdik. Programla gördük ki zararlı böceğin popülasyonu 2018 yılında Artvin ve Rize’de arttı. 2019 yılında ise Trabzon, Giresun, Samsun hatta Yalova’nın içinde bulunduğu 6 ilde hızla yayıldığı tespit edildi” diye konuştu.

“ARTVİN BÖLGESİNDE HASARLI FINDIK ORANI YÜZDE 20’Yİ BULDU”

Ondokuz Mayıs Üniversitesi Ziraat Fakültesi Bitki Koruma Bölümü’nden Prof. Dr. Celal Tuncer ise, kahverengi kokarcanın fındık başta olmak üzere 300’den fazla tarımsal ürüne zarar verdiğini söyledi.

İstilacı böceğin fındık başta olmak üzere narenciye, üzüm, Trabzon hurması, mısır, domates ve biber için büyük tehlike teşkil ettiğini vurgulayan Prof. Dr. Tuncer, “2019 yılındaki verilerimize göre popülasyon henüz yeni olmasına rağmen Artvin bölgesinde hasarlı fındık oranı yüzde 20’yi buldu. Bu bize önümüzdeki yıllarda verim ve kaliteyi yüzde 50’lere varacak oranda düşüreceğini gösteriyor. Erken dönemdeki zararıyla verimi düşürüyor, hasattan sonra ürünün iç kalitesinde büyük bir bozulma meydana getiriyor. İtalya ve Amerika’da bazı bahçelerde yüzde 80’lere varan zarar tespit edildi” dedi.

BÖCEĞİN VERDİĞİ ZARAR NASIL ANLAŞILIR?

Böceğin iğne gibi bir ağzı olduğunu söyleyen Prof. Dr. Tuncer, “Bitkiyi tüketmiyor, yaprak, sap ve meyvesini sokup, emiyor. Yaprak ve sap kısmında değil ama meyvenin içine iğnesini sokarsa acılaşmasına, bozulmasına ve şekil bozukluğuna sebep oluyor. Meyvenin içinde kahverengi doku olur. Fındıkta acılaşma ve çöküntüler oluşuyor. Domateste açık sarıya dönüşen lekeler, biberde şekil bozukluğu, mısır tanelerinin tamamen içinin boşalması, besin değerini yitirmesi olarak kendini gösteriyor. Halk arasında pis kokulu böcek olarak biliniyor” diye konuştu.

3 YILDA 8 İLE YAYILDI; ŞEFTALİ, ELMA, ÜZÜM VE KAYISI RİSK ALTINDA

Böceğin hızla yayılmaya devam ettiğini söyleyen Prof. Dr. Tuncer, “Eğer önlem alınmazsa ilk patladığı şu yıllarda üründe yüzde 50 kalite kaybı, yüzde 30 civarında da pazar değerinin düşmesi demek. Bu da Türkiye için sadece fındıkta yıllık 1 milyar dolarlık kayıp anlamına geliyor. Şeftali, elma, üzüm, kayısı yakın gelecekte risk altında. Böcek yayılmaya devam ediyor. 3 yıl içinde 8 ile yayıldı. Birkaç yıl içinde bütün Türkiye’ye yayılabilir” ifadelerini kullandı.

İKLİM YAYILMASINDA ETKİLİ

Sıcaklığın 33 dereceyi geçtiği zaman böceğin olumsuz etkilediğini dile getiren Prof. Dr. Tuncer, “Karadeniz Bölgesi’nin iklimi istilacı böceğin yaşaması için ideal bir iklim, yaptığımız risk analizleri bunu gösteriyor. Orta Anadolu’da yaşaması için çok uygun. Hemen hemen Türkiye’nin bütün bölgeleri risk altında ama en yüksek risk alanı Karadeniz Bölgesi’dir” dedi.

“MÜCADELEDE SAMURAY ARICIĞI KULLANILSIN”

Şu anda zararlının hangi illere yayıldığının izlendiğini söyleyen Prof. Dr. Tuncer, “Karantina ve eradikasyon önlemleri çok zor çünkü çok hareketliler, günde 5 kilometre kadar rahat uçabiliyorlar. Ticari vasıtalarla rahatça yayılabiliyorlar. İlk görüldüğü yerlerde ilaçla mücadele ediliyor. Anavatanı olan Çin’de bu böceği kontrol altına tutan doğal düşman bir arı türü var.  Bu arı türüne ‘samuray arıcığı’ deniyor. Kahverengi kokarcanın yumurtalarını yiyerek yok ediyor, doğal düşmanı. Arı şu anda Türkiye’de yok, mücadele kapsamında acil istediğimiz ülkede bulunmayan ve zararlıyı kontrol eden en etkili doğal düşmanını transfer etmek. Gerekli izinleri alıp, altyapıyı oluşturduğumuz takdirde bu arı türünü getirip ülkemizde üretimini yapabiliriz” diye konuştu.

“FINDIK BİZİM İÇİN ÇOK ÖNEMLİ”

Ferrero Fındık Türkiye Genel Müdürü Bamsı Akın ise, fındığın kendileri için çok önemli olduğunu dile getirdi. Akın, “Ferrero’nun meşhur, çok sevilen ürünlerinin kalbinde Türk fındığı var. Fındık arzının devamlılığı da bizim için çok önemli. Dolayısıyla fındığa karşı sorumluluğumuzun olduğunu da düşünüyoruz. Fındık tarımının gelişmesi, iyileşmesi, tehditlerin bertaraf edilmesi için her zaman elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz” ifadelerini kullandı.

Çağrı merkezlerinde dijital dönüşüm başlıyor; akademi kuruldu

Tempo, çalışanlarını geleceğe hazırlamak ve Türkiye’deki iş gücü dönüşümüne öncülük etmek hedefiyle Tempo Akademi’yi kurdu. Sadece kendi çalışanları değil diğer şirketlerde de görev alan kişilerin, dijitalleşme ve yapay zeka konularında dönüşümlerini tamamlaması için yazılım testçisi, yazılımcı, chatbot designer gibi alanlarda eğitim alacak.

Eğitimin sonunda çalışanlar, çağın gereksinimlerine uygun yeni beceriler ve yetkinlikler kazanırken, geleceğin meslekleri için iş gücü yaratılması amaçlanıyor. Çağrı merkezi sektöründe çalışanların yararlanabileceği eğitimlerin süresi 8 gün ile 3 ay arasında değişiyor.

KİŞİSEL DÖNÜŞÜM OKULU

Sektörün dönüştürülmesi hedefiyle başlayacak olan eğitimlerle 2025 yılı sonunda 5 bin kişiye ulaşılması planlandı. Akademiyi, ‘kişisel dönüşüm okulu’ olarak tanımlayan Tempo CEO’su Cemal Akar, “Temel prensibimiz değerlere göre yönetimdir. Akademiyi, çeviklik, yenilikçilik, sürekli gelişim ve tutku değerleri üzerine kurduk” dedi.

“KURUM VE KİŞİLER KENDİLERİNİ YENİDEN KEŞFETMELİ”

Teknolojinin ve insanın hızla değiştiği bir döneme geçildiğini söyleyen Akar, “Her kurum ve kişinin kendini yeniden keşfetmesi gerekiyor. Biz, teknolojinin çok hızlı ilerlediği, robotlaşma ve yapay zekanın çok hızlı bir şekilde devreye girdiği çağrı merkezi sektöründe çalışıyoruz. Dolayısıyla kendimizi daha hızlı keşfedip, yenilememiz gerekiyor. Çalışanlarımızın dönüşümlerine destek vermeliyiz. Çalışanlarımızı geleceğin mesleklerine hazırlamayı hedefliyoruz. Tempo Akademi’de, yazılım testçisi, yazılımcı, chatbot designer gibi konularda eğitimler vererek hem kendi çalışanlarımızı hem de aynı sektörde başka firmalarda görev yapan kişileri yeni mesleklere geleceğe hazırlamak için Tempo Akademi kuruldu” diye konuştu.

“Eğitimlerin ilk ayağının kişilerin kendi tutkularını bulmasına yardımcı olmak” diyen Akar, “Ardından teknik eğitimler olacak. 2019’un sonunda başlayan eğitimler kapsamında 100 mezun verildi. Çalışanlarımız, ISTQB standardında yazılım testçisi, chatbot designer olarak eğitim aldı” ifadelerini kullandı.

“VERİ TEMİZLEYİCİSİNE ÇOK İHTİYAÇ VAR”

Eğitimlerin süresinin 8 gün ile 3 ay arasında değiştiğini söyleyen Akar, “Veri temizleyicisi eğitimi 1 hafta sürüyor. Veri temizleyicisi çok ihtiyaç olan bir meslek. Şu anda birçok firmanın adres, telefon veri tabanları çok karışık. Bunların düzenlenmesi için çalışacak kişilere çok acil ihtiyaç var. Akademide çok hızlı bir eğitimle kişileri dönüştürebiliyoruz. Bu yıl içinde 300 çalışanımızı dönüştürmek istiyoruz. 2021’in sonunda bu rakamı bine çıkarmayı 2025 yılı itibariyle de 5 bin kişiyi dönüştürüp Türkiye’nin de ihtiyacı olan iş gücü alanına katılmanı hedefliyoruz” dedi.

“SEKTÖRDE İSTİHDAM KÜÇÜLMESİ BEKLEMİYORUM”

Çağrı merkezlerinde basit seviyedeki işlerde robotlaşmanın devreye girdiğini belirten Cemal Akar, “Bugün çağrı merkezlerinde yapılan işlerin yüzde 80’i basit seviye işlemlerdir. Bu işlerin robotlaşmaya dönmesi kaçınılmaz. Yapay zeka uygulamaları bizim sektörü hızlı bir şekilde etkiliyor. Sektörün istihdam küçülmesine gideceğini ihtimal vermiyorum. Ama geçmiş yıllarda yaşadığımız hızlı büyümenin aynı şekilde devam edeceğini düşünüyorum. Robotlaşma ve yapay zekanın hem çalışana hem de müşteriye faydası var. Çünkü önündeki ekran ne kadar ona yardımcıysa ne kadar kolay ulaşabiliyorsa karşısındaki müşteriyi de o kadar memnun ediyor” diye konuştu.