Güvenli bölge insanların yurtlarına dönmelerini sağlayacak

İstanbul Aydın Üniversitesi bünyesindeki düşünce kuruluşlarından Aydın Düşünce Platformu’nun 52’nci toplantısı ‘Suriye’deki İç Savaş ve Anayasa Çalışmaları’ başlığıyla gerçekleştirildi. Toplantıya konuk olan Suriye Geçici Hükümet Başkanı Abdurrahman Mustafa, toplantı öncesinde Demirören Haber Ajansı’nın (DHA) sorularını yanıtladı. Suriye’deki son durumu aktaran Mustafa, Barış Pınarı Harekatı, güvenli bölge ve Anayasa çalışmaları üzerine açıklamalar yaptı.

“TSK BÖLGEDE HUZUR VE İSTİKRAR İÇİN ÇALIŞIYOR”

Suriye’de iç savaş diye nitelendirilecek bir durumun olmadığını söyleyen Mustafa, “Bize göre Suriye’de iç savaş yoktur. Suriye’de dikta rejimi var, terör örgütleri var. Bir de demokrasi özlemiyle yola çıkan muhalifler var. Onların da temsilcisi biziz. Fırat’ın doğusunda PYD terör örgütünün işgal ettiği bölgelerde Barış Pınarı Harekatı’yla uluslararası toplumun veya süper güçlerin desteklediği proje ilelebet tarihin çöplüğüne atılmıştır. Bugün orada Türk Silahlı Kuvvetleri’nin desteğiyle Milli Ordu’nun birlikte huzuru, istikrarı getirmek için çalışmalar yapılıyor” dedi.

“RESULAYN VE TEL ABYAD’DA YEREL MECLİSLER ÇALIŞIYOR”

Suriye Geçici Hükümeti olarak yerel meclisler kurduklarını belirten Mustafa, “Din ve etnik köken ayrımcılığı olmadan dengeli bir şekilde Resulayn ve Tel Abyad halkına yerel meclisler hizmet götürmek için çalışıyor. Orada zorunlu göçe maruz kalanlar için köylerine, evlerine dönmeleri için istikrarın yaratılması gerekiyor. Maalesef PYD terör örgütü DEAŞ bahanesiyle sistematik olarak demografik yapıyı değiştirdi. İstikrarı bozmak için bomba yüklü araçlarla DEAŞ yöntemiyle insanlarına evlerine dönmesini engellemeye çalışıyor. Ama bizim oradaki güvenlik güçlerimiz, Türk Silahlı Kuvvetleri ve Milli Ordu gerekeni yapacaktır, teröristlerin amacını boşa çıkartacaktır” diye konuştu.

ANAYASA KOMİSYONUNUN İKİNCİ TOPLANTISI 25 KASIM’DA

Suriye’de siyasetle çözümün olacağını vurgulayan Mustafa, “2014 yılından beri bu sürece dahil olduk. Astana ve Soçi süreçlerine destek verdik ve destek vermeye de devam ediyoruz. Anayasa komisyonu oluşturuldu, rejimin oyalamasına rağmen 1 buçuk yıl hep olumlu baktık. Komisyon ilk toplantısını geçen hafta Cenevre’de yaptı. İkinci toplantı da 25 Kasım’da yine Cenevre’de Birleşmiş Milletler (BM) çatısı altında olacak. Rejim ancak Rusya’nın baskısıyla bu toplantıya devam eder. Ayrıca uluslararası toplumun da ekonomik yaptırımlarına devam etmesi gerekiyor” ifadelerini kullandı.

“GÜVENLİ BÖLGENİN KURULMASINI İSTİYORUZ”

Güvenli bölgenin umut olduğunu söyleyen Suriye Geçici Hükümet Başkanı Abdurrahman Mustafa, “Fırat’ın doğusunda terör devletçiliği kurulmaya çalışıyordu. Fransa, Almanya, Amerika gibi süper güçler PYD devletçiği kuracaktı ve bu, Barış Pınarı Harekatı’yla tarihin çöplüğüne atıldı. Barış Pınarı Harekatı bile ümittir, insanların tekrar kendi yurtlarına dönmesini sağlayacaktır. Türkiye 2014 yılında güvenli bölge oluşturulmasını talep ettiğinde Suriye muhalefeti olarak en baştan beri destek olduk. Güvenli bölge 2014’te  oluşturulmuş olsaydı belki de bugün rejim olmayacaktı. Ne DEAŞ ne de PYD terör örgütü olacaktı” dedi.

“SURİYELİ TÜRKMEN OLARAK İLK BAŞTA BEN DÖNERİM”

Suriye’de istikrar oluşur ve siyasi çözüm olursa halkın yurduna döneceğini dile getiren Mustafa, “Herkes yurduna dönecektir. Hiç kimse kendi toprağını, vatanını terk etmez. Kimsenin endişesi olmasın ama önce ortamı yaratmak lazım. Katil rejimin siyasi çözümle gitmesi lazım. Kimse şimdi güvenip dönemez. BM kriterlerine göre insanlar dönmek ister, Suriyeli bir Türkmen olarak ilk başta ben dönerim” ifadelerini kullandı.

Kategoriler
Adana

Karaciğerin düşmanı antibiyotik, dostu ise enginar değil

Memorial Sağlık Grubu, Türk Karaciğer Vakfı ve Azerbaycan Tıp Üniversitesi iş birliğiyle 5’inci Azerbaycan-Türkiye Ortak Hepatoloji Kursu düzenledi. Azeri ve Türk doktorlar İstanbul’da bir araya gelerek, 2 gün boyunca karaciğer hastalıklarına yönelik teşhis, tanı ve tedavi yöntemlerine ilişkin bilgi ve deneyimlerini paylaştı.

Kursa yönelik bilgi veren Memorial Şişli Hastanesi Gastroenteroloji-Hepatoloji Bölümü ve Türk Karaciğer Vakfı Başkanı Prof. Dr. Yılmaz Çakaloğlu, “Kursu bir yıl İstanbul’da bir yıl Bakü’de olmak üzere her yıl yapıyoruz. Karaciğer hastalıklarına yönelik bilgilerimizi, deneyimlerimizi paylaşmak ve hastalara daha iyi hizmet vermek için düzenliyoruz” dedi.

“TANI VE TEDAVİDE TÜRKİYE VE AZERBAYCAN’DA OLANAKLAR VAR”

Her iki ülkede de ciddi karaciğer hastalığı probleminin olduğunu söyleyen Prof. Dr. Çakaloğlu, “Hepatit B, C ve yağlı karaciğer hastalığı çok sık görülen bir problem. Bu üç hastalık karaciğer sirozu ve kanserinin en sık görülme sebepleri arasında yer alıyor. İşte bu konularda neler yapılmalı, hastaya nasıl tanı koymak gerekir, hangi önleyici tedbirler alınmalı ve tedavi yöntemlerini bilimsel veriler ışığında tartışıp ortak politikalar oluşturmaya çalışıyoruz. Bu tür hastalıkların tanısı için ülkemizde ve Azerbaycan’da bütün olanaklar mevcut” diye konuştu.

EN AZ BİR KEZ HEPATİT TESTİ YAPTIRIN

Toplumda hepatitler konusunda farkındalık oluşturulması gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Çakaloğlu, “Herkesin, yaşamında bir kez hepatit testi yaptırması gerekiyor. Eğer hepatit B veya C taşıyıcısı ya da hastasıysa, uzmana başvurup gerekli tedavileri alması gerekiyor. Aşırı kilo, yüksek kolesterol, şeker hastalığı sorunu olan herkesin, kan ve karaciğer testi yapılarak yağlı karaciğer hastalığının olup olmadığının belirlenmesi gerekiyor. Erken tanı için bu testler çok önemli” ifadelerini kullandı.

“TÜRKİYE’DE HER 3 KİŞİDEN 1’İ OBEZİTE HASTASI”

Prof. Dr. Çakaloğlu, Türkiye’de 2,5-3 milyon hepatit B’li, 500 bin ise hepatit C’li hasta olduğunu söyleyerek, “Türkiye’de obezite ise yüzde 30 oranında yani her 3 kişiden 1’i aşırı kilo sorunu yaşıyor. Ülkemizde yağlı karaciğer hastalığı çok sık görülüyor. Karaciğer olağanüstü bir organ, vücudumuzun en büyük ve çalışkan organı. Karaciğerden dakikada 2 litre kan geçiyor, adeta kimya fabrikası. Bağırsaklarımızın emdiği bütün besinler, ilaçlar ve diğer maddeler karaciğerden geçiyor” dedi.

“ANTİBİYOTİK KARACİĞER HASARI YAPIYOR”

İlaçlara bağlı karaciğer hastalıklarının ciddi bir sorun olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Yılmaz Çakaloğlu, “Antibiyotik ve ağrı kesiciler kesin endikasyon olmadan yani tedavi yöntemi ve müdahale belirlenmeden kullanması gereken ilaçlar. Bugün dünyada en çok karaciğer hasarı antibiyotiklere ve romatizmal ilaçlara bağlı olarak görülüyor. Gelişigüzel antibiyotik ve ağrı kesici ilaç kullanmak doğru değildir. Bu tür ilaçların alımında çok dikkatli olmak gerekir” ifadelerini kullandı.

KOLESTROL İLAÇLARI KARACİĞER HASTALIKLARINA OLUMLU ETKİ EDER

Sigaranın mutlaka bırakılması gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Çakaloğlu, “Kolesterol ve kan yağlarının yüksekliği, karaciğer yağlanmasının en önemli nedenleri arasında yer alıyor. Bu hastaların kolesterol ilaçlarını düzenli olarak kullanması gerekiyor. Kolesterol seviyesini kontrol altına alan ve normal değerlere getiren ilaçlar,  karaciğer hastalıklarına da olumlu etki sağlıyor. Düzenli kullanımlarında, yağlanmanın siroza yol açacak kadar ilerlemesini ve kanser gelişimini önlüyor. Özellikle diyabet hastaları tarafından ‘metformin’ içeren ilaçlar da sık kullanılan ilaçlar arasında yer alıyor. Özellikle kilolu ve yağlı karaciğer sorunu olanlarda insülin direncine karşı rutin kullanılması gereken bu ilaçların karaciğere bir zararlı etkisi bulunmuyor. Karaciğer sağlığı için tütün ve tütün ürünlerinin kullanımının kesinlikle bırakılması gerekiyor. Sigara bütün hastalıkları, kanser tiplerini olumsuz etkileyen sıklığını artıran, tedavisini zorlaştıran mutlaka hayatımızdan çıkarılması gereken en önemli zararlı alışkanlık” diye konuştu.

“KARACİĞERE İYİ GELEN BİR BİTKİ YOK”

Hastalara bilmedikleri hiçbir bitkisel ilacı veya ürünü kullanmama uyarısında bulunan Prof. Dr. Çakaloğlu, “Bugüne kadar etkisi kanıtlanmış ve karaciğere iyi geldiği düşünülen bir bitki bulunmamaktadır. Karaciğer dostu olarak bilinen enginarın günde bir kilo bile tüketilmesi yarar sağlamayacaktır. Bunun yerine sağlıklı ve dengeli beslenme, sebze ve meyveleri ölçülü tüketme gibi kurallara dikkat etmelidir. ‘Elma mucizedir’, ‘domates her şeye iyi gelir’ söylemleri doğruyu yansıtmamaktadır” ifadelerini kullandı.

HAFTADA 150 DAKİKA EGZERSİZ

Haftada 150 dakika spor yapılmasını öneren Prof. Dr. Çakaloğlu, “Sağlıklı besleneceğiz, düzenli egzersiz yapacağız, kilomuza dikkat edeceğiz. Hastalarımıza zeytinyağı tüketmelerini öneriyoruz. Evde yaptığınız patates kızartmasını yiyebilirsiniz ama o yağı bir daha kullanmayın. Obezite hastaları az ve ölçülü, düşük kalorili beslenme alışkanlıkları kazanmalılar. Haftada en az 3 gün 45-50 dakika olmak üzere toplam 150 dakika spor yapılmasını öneriyoruz” dedi.

Prof. Dr. Yumuk: “Her 3 erişkinden 1’i obez”

Doktorlara, sağlık çalışanlarına ve halka eğitim vererek obezite konusunda farkındalık yaratması amaçlanan Obezite Akademisi kapsamında bilimsel araştırmalar da gerçekleştirilecek. Türkiye Obezite Araştırma Derneği (TOAD) Başkanı Prof. Dr. Volkan Yumuk obezitenin her 3 erişkinden birinde görüldüğünü belirterek tehlikeye dikkat çekti.

Obezite Akademisi’nin Türkiye’nin önde gelen 2 sivil toplum kuruluşunun obezite mücadelesinde güçlerini birleştirmesiyle ortaya çıktığını belirten TOAD Başkanı Prof. Dr. Volkan Yumuk Novo Nordisk’in (uluslararası ilaç şirketi) desteğiyle yola çıktıklarını belirtti. Prof. Dr. Yumuk, Obezite Akademisi kapsamında verilecek eğitimlerden bahsetti ve şunları söyledi: “Eğitimlerde obezitenin ne olduğu ve nasıl tanındığı anlatılacak. Obezitenin önlenmesinde gerekli unsurlar anlatılacak. Bu unsurlar sağlıklı beslenme ve egzersizdir. Bunlar toplumun bilmesi gereken önemli konular.”

Obezite Akademisi kapsamında verilecek eğitimlerin tıp kongrelerinde doktorlara verilecek eğitimler ile başlayacağını belirten Prof. Dr. Yumuk, basın mensupları, halk ve internet sitesi aracılığıyla da bilgilendirme yapılacağını söyledi.

“HER 3 YETİŞKİNDEN 1’İNDE OBEZİTE GÖRÜLÜYOR”

Obezitenin erişkinlerde yüzde 32 oranında görüldüğünü ve bunun her 3 kişiden 1’ine tekabül ettiğini ifade ederek şunları söyledi: “Sağlık Bakanlığı’nın 2010 yılında obeziteyi bir hastalık olarak kabul edişinden beri sağlıklı beslenme ve fiziksel aktivite yönünde aldığı eylem planları ile bu rakamın bir plato oluşabileceğini düşünüyoruz. Yani obezitenin inişe geçtiğini değil düzlüğe geçtiğini düşünüyoruz. Bunun ortaya çıkması için bir görülme sıklığı çalışması yapılması gerekiyor. Bugüne kadar yapılan 2 çalışmanın sonuçlarına göre konuşuyorum. 3’üncüsünün de yapılma zamanı geldi.”

TOAD bünyesinde çocuk obezitesi ile ilgilenen uzmanların da olduğunu belirten Prof. Dr. Yumuk, çocuklar ile ilgili farkındalık çalışmalarının da yapılacağını ifade etti.

Akademinin imza töreninde konuşan Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Derneği (TEMD) Genel Sekreteri Prof. Dr. Reyhan Ersoy da Obezite Akademisi için “Sağlık otoritesinin de destek olması için ilgili makamlar ile görüşerek yaygın bir şekilde sağlık hizmetlerinin içine alacak çalışmalar yapılabilir” dedi.

“TÜRKİYE AVRUPA’DA GÖRÜLME ORANININ EN YÜKSEK OLDUĞU ÜLKE”

Prof. Dr. Reyhan Ersoy obezite görülme sıklığının dünyada ve ülkemizde giderek arttığına dikkat çekerek, “Dünya Sağlık Örgütü’nün son verilerine göre bugün dünyada 650 milyon obez birey bulunuyor. Yine, 5 yaşın altındaki 41 milyon çocuk ise fazla kilolu veya obez. Türkiye, 20 milyon obez birey ile Avrupa’da obezite görülme oranının en yüksek olduğu ülke. Bu tablo toplumda obezitenin ve buna bağlı sorunların giderek artacağını gösteriyor. Obezite Akademisi’ne bu mücadelede çok önemli görev düşüyor” dedi.

Novo Nordisk Türkiye Klinik, Medikal, Ruhsat ve Kalite Direktörü Dr. Rabia Demet Özcan ise Obezite Akademisi’nin bilimsel veri üretip bunu paylaşarak hekimlere, topluma, karar alıcılara ve bu konu ile ilgili tüm paydaşlara daha detaylı bilgiler sağlamayı amaçladığını ifade etti. Bilimsel çalışmalar kapsamında toplumsal farkındalık sağlamak amacıyla hem topluma yönelik hem hekimlere hem de obezite tedavisinde ve yönetiminde görev alan farklı branşlara eğitimler düzenlenmesi düşünüldüğünü ifade eden Dr. Özcan, “Bunun en önemli faydası obezite ile mcüadelede obezitenin önlenmesi. Obeziteyi tedavi etmekten daha önemli olan ve bu oluşumun da altını ısrarla çizdiği önemli şeylerden bir tanesi obeziteyi önlemek, çocukluk çağı obezitesinin önüne geçmek için yapılacak çalışmalar ve farkındalık araştırmaları” dedi.

Novo Nordisk Türkiye Genel Müdürü Dr. Burak Cem ise Obezite Akademisi ile ilgili olarak şunları söyledi: “Bugün sizlerin katılımıyla Türkiye Obezite Araştırma Derneği ve Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Derneği ile koşulsuz işbirliği yaparak Obezite Akademisi’ni hayata geçiriyoruz. Obezite Akademisi’nin tüm kesimlerin katkılarıyla her geçen gün gelişeceğine, güçleneceğine ve obeziteyle mücadelede önemli adımlar atacağına inanıyoruz.”

İMZALAR ATILDI

Obezite Akademisi’nin kuruluşuna ilişkin anlaşma, Türkiye Obezite Araştırma Derneği (TOAD) Başkanı Prof. Dr. Volkan Yumuk, Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Derneği (TEMD) Genel Sekreteri Prof. Dr. Reyhan Ersoy ile Novo Nordisk Türkiye Genel Müdürü Dr. Burak Cem tarafından imzalandı.

 

El yaralanmaları yaşam kalitesini olumsuz etkiliyor

İnsan vücudunun en fonksiyonel yapılarından birisi olarak kabul edilen elin aynı zamanda günlük yaşamda en fazla yaralanmaya maruz kaldığına dikkat çeken Medicana Bahçelievler Hastanesi Uzm. Fizyoterapist İpek Murat el yaralanmaları ve tedavi yöntemleri hakkında önemli bilgiler verdi. Türkiye’de el yaralanması ile acil servise başvuru oranının yaklaşık yüzde 39,9 – 43 civarında olduğunu dile getiren Murat, “ Acil servise başvuran el yaralanmaları basit yumuşak doku hasarından, tendon, sinir, damar kesileri ve birden fazla uvzun kaybına kadar geniş bir yelpazede karşımıza çıkmaktadır. Bu yaralanmalar en fazla endüstri sektöründe oluşmakla beraber günlük yaşamda, evde, trafik içerisinde, kamusal alanda veya spor esnasında oluşabilmektedir. El yaralanmasına maruz kalan bireylerde el fonksiyonunda kayıplar meydana gelmektedir. Yaralanmanın ciddiyetine göre kişide fonksiyonel kayıp ve yaşam kalitesine etki edecek özürlülük oluşmaktadır. Bu amaçla uygulanacak gerek çok amaçlı cerrahiler gerekse rehabilitasyon döneminde uygulanacak tedavi prosedürleri ile kayıpların azamiye indirilmesi, kaybedilen el fonksiyonunun geri kazanılması ve hastanın en kısa sürede işe ve sosyal hayata dönüşü hedeflenmektedir’’ şeklinde konuştu.

“HASTANIN PSİKOLOJİSİ TEDAVİDE ÖNEMLİDİR”

Tedavi sürecinin başarısı, cerrahi müdahalenin doğruluğu ve rehabilitasyon sürecinde yapılan değerlendirme ve uygulanacak tedavi protokolün yeterliliğine bağlı olduğunu kaydeden İpek Murat, şunları söyledi: ‘’ Hastanın aile, iş ve sosyal hayatının yanı sıra psikolojik durumunun da tedavi sürecine etki edeceği gözden kaçırılmamalı ve değerlendirmeye dahil edilmelidir. Uygulanacak rehabilitasyon programı ile yaralanan yapılarda ağrı ve ödem kontrol altına alınır. Mevcut kaslar gevşetilerek skar doku oluşumu engellenir, zorlayıcı aktiviteler engellenerek eklem hasar riski azaltılır, duyu ve genel motor fonksiyonlar geliştirilir. Egzersiz programı ve elektroterapi yöntemleri ile el fonksiyonunda maksimum kazanım sağlanır. Tüm bu yöntemler ve tedavi programları kişiye özel planlanmalı ve belirlenmelidir. Özenli yapılan cerrahi girişimler, yeterli rehabilitasyon yöntemleri ve hastanın özverisi ile süreç başarılı bir şekilde tamamlanır ve kişinin günlük yaşamına dönüşü sağlanır”

 

Almanya ve Bulgaristan’da kesilir denilen parmağı Türk doktorlar kurtardı

Bulgaristan’da bir gıda şirketinin sahibi olan Milko Ivanov (52) 2 ay önce iş kazası geçirdi. Kaza sırasında 220 derecelik sıcak pres altında 3 dakikaya yakın kalarak ezilen sol el baş parmağının üst kısmı, tendonları, damarları ve cildi öldü.

DOKU NAKLİYLE PARMAK KURTARILDI

Sofya’da iki hastaneye başvuran, ardından sonuç alamayınca Almanya’ya giden Ivanov’a doktorlar, parmağının kurtarılamayacağını ve kesilmesi gerektiğini söyledi. Kazanın üzerinden zaman geçtikçe, yarada antibiyotiklere çok dirençli bir bakteri üredi. Parmağı kullanılmaz hale gelen Ivanov, Yeditepe Üniversitesi Kozyatağı Hastanesi Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Uğur Anıl Bingöl’e ulaştı. Ülkesinde ve Almanya’da ‘kesilmesi gerekiyor’ denilen parmağı antibiyotik tedavisi ve doku nakli ameliyatı sonrasında kurtuldu. 

TENDONLAR, DAMARLAR VE CİLT ÖLMÜŞ

Operasyon ve hasta hakkında bilgi veren Doç. Dr. Bingöl, “Ekim ayının son günlerinde hasta iş kazası geçirmiş. Sol el baş parmağı 220 derecelik sıcak pres altında kalmış. Ezilmeye bağlı olarak parmağın üst bölümü, tendonlar, damarlar, kemik doku ölümü gerçekleşmiş. Bulgaristan’da sonuç alınamayınca Almanya’ya gitmiş. Orada da prosedürler uzayınca ve parmak daha da kötüleşince ülkesine dönmüş . Bulgaristan da parmakta antibiyotiklere dirençli bir bakteri gelişmesi ve parmağın durumunun kötüye gitmesi nedeniyle ampütasyon yani kesilme kararı çıkmış” diye konuştu.

YARA TEMİZLENDİ, DOKU ÜRETİLDİ

Doku nakliyle parmağı kurtardıklarını aktaran Doç. Dr. Bingöl, “Hasta geldiği zaman önce yarasını temizledik. Yarada hemen tüm antibiyotiklere  dirençli bir bakteri üremişti. Antibiyotik tedavisine başlayarak hastanın enfeksiyonunu ortadan kaldırdık. Yaranın olduğu bölgede yeni dokular üretmeye başladık. 1 hafta sonra da hastanın kolundan, damarlarıyla beraber doku alarak, yaralı bölgeye nakil yaptık ve parmağı kurtardık” ifadelerini kullandı.

AMELİYAT 4,5 SAAT SÜRDÜ

Ameliyatın sorunsuz geçtiğini dile getiren Doç. Dr. Bingöl, “Operasyon 4,5 saat sürdü. Hastanın parmağının sırt kısmı ve tendonu tekrar yapıldı. Hastanın belki parmağı eskisi gibi  görünmeyecek ama eskiye yakın şekilde kullanabilecek. Estetik açıdan da görünümde bir miktar değişiklik olacak” dedi.

KISA SÜREDE ESKİ HALİNE DÖNEBİLECEK

Başparmağın el fonksiyonlarının neredeyse yarısından sorumlu olduğunu söyleyen Doç. Dr. Uğur Anıl Bingöl, “Başparmak tamamen kaybedilince, el fonksiyonlarının neredeyse yarısını kaybediyoruz. O yüzden ana hedefimiz başparmağı korumak üzerindeydi. Hasta, 3 hafta içinde günlük işlerine dönebilecek” diye konuştu.

EL YARALANMALARINDA İLK 7 GÜNE DİKKAT

Bu tip yaralanmalarda kayıp yaşanmaması için hızlı ve doğru müdahale etmenin gerektiğini vurgulayan Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Estetik, Plastik Rekonstrüktif Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Bingöl, “Yanlış bir müdahale hayat boyu devam edecek sakatlanmaya neden olabiliyor. Geç kalınırsa da, dokusal kayıp olmadığı durumlarda bile fonksiyon kaybı gelişebiliyor. Özellikle 40 yaş üstü hastalarda bu kayıp daha da fazla oluyor” ifadelerini kullandı.

İŞ KAZALARINA MÜDAHALEDE TECRÜBELİYİZ

Doç. Dr. Uğur Anıl Bingöl, “Ülkemizde el yaralanmalarını iş kazası olarak sıkça gördüğümüz için, tecrübeliyiz. Gelen hastalara ne yapılacağına hızlı şekilde karar verip, uygulamaya geçiyoruz. Bu tip yaralanmaların daha az olduğu ülkelerde uzman sayısı da yeterli olmayabiliyor. O yüzden tedavi seçimi yaparken geç kalınabiliyorlar. Türkiye onarım cerrahisinde bölgede ve dünyada en önemli ülkelerden biri haline gelmiştir” dedi.

Bor madeninden yatak üretildi; bakterileri öldürüyor

Türkiye toplam 3,3 milyar ton rezerv miktarı ile dünya toplam bor rezervi sıralamasında yüzde 73’lük pay ile ilk sırada yer alıyor. Yatak sektörünün önemli oyuncularından Bambi Yatak, ‘Bordan Gelen Hijyen’ sloganı ile bor madenini yatağın içine entegre etti. Borjen adı verilen ve yıl sonuna kadar 50 bin adet üretilmesi planlanan yatağın tanıtım toplantısı Çırağan Sarayı’nda yapıldı.

İHRACAT ATAĞI

Yataktaki mite ve küfün çoğalmasını engelleyen ve bakterileri öldüren Borun, hijyenik özelliğinden faydalanarak üretilen Borjen yatağın 20 ülkeye ihraç edilmesi hedefleniyor.

1,5 milyon liralık Ar-Ge yatırım bütçesiyle yatağı ürettiklerini söyleyen Bambi Yatak Yönetim Kurulu Üyesi Emre Gökmen, Türkiye’de ve dünyada ilk kez bor mineralini yatağın süngerine ve kumaşına entegre ettiklerini dile getirdi.

BAKTERİ, MİTEIN GELİŞİMİ ENGELLİYOR

Bor madeninden üretilen ‘Borjen’ yatak hakkında bilgi veren Gökmen, “Her gün üzerinde saatlerce uyuduğumuz yatağımızda sayısı milyonlarla ifade edilecek kadar fazla bakteri, mite gibi mikroorganizmalar yaşıyor. Bu küçük canlılar insan sağlığını tehdit ettiği gibi astım, alerjik reaksiyonlar, bronşit gibi birçok hastalığı da tetikliyor. Profesyonel sağlık uzmanlarıyla görüşerek ve tüketicilerin beklentilerine kulak vererek, bor minarelini ‘Borjen’ ismini verdiğimiz yatağımızda kullandık” dedi.

“HİJYENİ UYKUYLA BİRLEŞTİRDİK”

Günümüzde, yatak odalarının birer yaşam alanı olduğunu söyleyen Gökmen,

“Son zamanlarda ülkemizdeki en büyük sorunlardan biri alerji ve astım. Toz, küf, mantar ve miteların neden olduğu hastalıklar yaygınlaşıyor. Hayatımızın 3’te 1’ini yatakta geçiyoruz. Bu toz ve bakterilere en çok yatakta maruz kalıyoruz. Bunları yok edebilmek için ürün arayışına girdik. Yerli ve milli madenimiz ve gelecek vadeden bor madeninden faydalandık. Bor madeni özellikle temizlik sektöründe ön plana çıkmaya başlamıştı. Borun antibakteriyel bir özelliği var. İçerisine bakteriyi koyduğunuz zaman yüzde 99 o bakteriyi öldürüyor. Mite ve küflerin de gelişimini engelliyor. Bununla ilgili tüm testlerimiz ve raporlarımız mevcut” diye konuştu.

YATAĞIN KUMAŞI VE SÜNGERİ BORDAN YAPILDI

Yatağın diğer özelliklerini anlatan Gökmen, “Yatağın üst kumaş yüzeyinde ve süngerinde bor var. Ayrıca pocket yay sistemi kullandık. Yani birbirinden bağımsız vücut basıncını yayan bir sistem. Yatağın başlık kısmında aydınlatma için bir lamba var, telefonu, bilgisayarı şarj etmek için de bir bölüm bulunuyor” ifadelerini kullandı.

“ASTIMIN YÜZDE 70 NEDENİ MİTELARDIR”

Çocuk Alerjisi ve Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Akçay ise, her 6 çocuktan 1’inin astım hastası olduğunu söyleyerek, “Astıma neden olan en önemli etken ev tozunda bulunan mitelardır. Astımın yüzde 70 nedeni mitelerdır. Mite, gözle görülemeyecek kadar küçük,8 bacaklı haşerelerdir. 5 yıllık bir yatakta 10 milyon mite vardır. Dışkıları alerjiktir, ev tozlarına yapışırlar” dedi.

MİTELER YATAKLARDA YAŞIYOR, DERİ DÖKÜNTÜSÜYLE BESLENİYOR

Mitelerın deniz kenarında yaşadığını belirten Prof. Dr. Akçay, “Nemi severler, insanların deri ve kıl döküntüleriyle besleniyorlar. O yüzden yatak odamızda çok fazla oluyorlar. Miteler en fazla yattığımız yatakta yaşıyor. Evi havalandırmalıyız, çarşafları en az 60 derecelik bir sıcaklıkta yıkayıp sonra ütülemeliyiz” diye konuştu.

‘Sarsılmış bebek sendromu’ ani ölüme neden olabilir

Sarsılmış bebek sendromu, özellikle bir yaş altındaki çocukları olumsuz etkiliyor. Ebeveynlerin çocuklarını fazla sarsmaması gerektiğini belirten Nişantaşı Üniversitesi’nden Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Murat Doğan, ailelere önemli uyarılarda bulundu. Sarsılmış bebek sendromunun en büyük nedeninin bebeği sarsmak olduğunu belirten Uzm. Dr. Murat Doğan, “Çocuklarda boyun kaslarının zayıflığına bağlı baş hareketleri hızlı yapıldığında beynin etrafını saran yapıların zedelenmesi, beynin normal oluşumunun bozulması anlamına gelmektedir. En büyük nedeni bebeğin ani hareketle ileri, geri, sağa, sola veya elle sarsılmasıdır. Ebeveynler bunu çoğunlukla fark etmeden yaparlar. Biz bunu kaza dışı kafa travması olarak da söylüyoruz. Sarsılmış bebek sendromundaki olay ani harekete bağlı çocuğun zarar görmesidir. Bebeği hızlı salladığınızda beyin kanamasına yol açabilir, bebeğin görme merkezini etkileyebilir. Beyin kanamasına bağlı çocukta ilerde epilepsiye neden olabilir. Öğrenme bozukluklarına dahi neden olabilir” diye konuştu.

İLK BİR YILA DİKKAT

Sarsılmış bebek sendromunda sarsıntı frekansına bağlı çocuktaki zararın farklılık göstereceğini anlatan Uzm. Dr. Murat Doğan, “Çocuğu bir saniye içerisinde 4-5 kere ileri geri sallamak buna neden olur. En çok yapılan hata bebeğin gaz sancısı çektiği anda veya bir ağlama krizinde anne kendi anksiyetesini çözemediğinden bebeği susturmak için sarsmasıdır. Gaz sancıları 5’inci aya kadar sürdüğünden ilk 5 aya dikkat edilmesi gerekiyor. 4’üncü ay ile bir yaş arasında rastlıyoruz. 2 yaşa kadar frekans artar. 5 yaşa kadar olguları görebiliriz. Bizim için en büyük sorun çocuklardaki beyin kanamasının oluşması, beyin zedelenmesine bağlı ileride nörolojik durumların olması. Burada ani ölüm riski çok yüksektir. Özellikle yüksek sarsıntılarda beyin kanamalarında biz bunu çok fazla görmekteyiz” diye konuştu. 

“30 YAŞINDA EPİLEPSİ OLARAK KARŞIMIZA ÇIKABİLİR”

Çocukta görülen belirtilere dikkat çeken Uzm. Dr. Doğan, “Anormal bir şekilde uyuma isteği, anormal epileptik hareketler, nefes alamama olarak belirtiler ortaya çıkar. Çocukta nefes alamama sorunları görülür. Bazen çocukta durdurulamayan ağlamalar yaşanır. Çocukta ilk 4 ila 6 saat sonra bilinç kapanması görülebilir. Bu ileri vakalarda olmaktadır. Çocuğun gözünde minimal bir etkilenme olduysa bu ilerde görme bozukluğu, 30 yaşında bile epilepsi ile karşımıza çıkar. Aileler bunu basit düşünebilir. Ağladığında bebeğimi sallıyorum sussun diye diyebilir. Ama beynin su içinde olduğunu bilmekte fayda var. Su ileri geri çarptığında içerideki sinirler kopacaktır. Böyle bir sarsılma olduysa aile hiç beklemeden çocuğu bir acil hekimine göstermelidir. Anlamsız bir ağlama olduğunda, uyuma ile ilgili bir sıkıntı görüldüğünde çocuğun mutlaka en yakın sağlık kuruluşuna götürülüp muayene edilmesi gerekir. Çocukları sevmek hırpalamak değildir” uyarısında bulundu.

“SALLAMAK YERİNE NİNNİ İLE UYUTUYORUM”

Bir çocuk annesi Esra Kayahan, ilk zamanlarda bebeğini sallayarak uyuttuğunu ancak doktorun uyarısı sonucu buna dikkat ettiğini belirterek, “İleride çocuğun beyniyle ilgili problem yaşamaması için onu bebekken sarsmamaya dikkat ediyorum. Çocuğumu sallayarak değil de kitap okuyarak, ninni söyleyerek uyutmayı deniyorum. Değişik aktiviteler ile çocuğu uyutmak mümkün. İlk zamanlar ben de bebeğimi salladım ancak doktorum uyardıktan sonra bir daha yapmadım” dedi.

Bebeğini uyuturken dikkatli davranmaya özen gösterdiğini ifade eden Nilşen Yamaç ise “Sarsılmış bebek sendromunu daha önce duymuştum. Annelerin sarsarak sevmelerinden ya da uyutmaya çalışmalarından olduğunu biliyorum. Bebeğim ağladığında daha yavaş hareket ediyorum. Uyuturken ve severken dikkatli ve özenli davranmaya çalışıyoruz” diye konuştu.

Bir diğer anne Sinem Güneş de “Sarsılmış bebek sendromunu daha önce doktorumdan duydum. Bunun için önlemlerimi aldım. Çocuğu kesinlikle zıplatıp sallamıyorum ve asla hırpalamıyorum” ifadelerini kullandı.

Ünlü isimlerin Red Bull Air Race heyecanı

Atatürk Havalimanı’nda gerçekleşen etkinlikte Red Bull Air Race pilotu Dario Costa, muhteşem şovların yanı sıra birbirinden ünlü isimleri de uçaklarında ağırladı.

Türkiye’nin başarılı kadın pilotlarından olan Yağmur Sarıoğlu, “Daha önce akrobasi uçaklarıyla uçtuğum için tecrübeli sayılırım ama Red Bull Air Race uçağı ile biraz daha çılgın manevralar yapma fırsatı yakaladım. G kuvvetine karşı dayanıklılık seviyem yüksek olduğu için pilotumuzun da onayı ile manevraların zorluk derecesini biraz daha artırdık. Bu sayede limitlerimi zorlamış oldum ve bambaşka bir deneyim yaşadım” dedi.

İstanbul üzerinde akrobasi yaparak turlayan Red Bull Air Race uçağında yine Dario Costa’nın konuğu olan bir diğer isim ise sevilen oyuncu Selin Şekerci oldu. Uçmak deneyimine artık farklı bir gözle baktığını söyleyen Şekerci, “Çok acayip bir histi. Dario o kadar güven verici ki kendimi o saniye hazırladım. Bir an gözlerimi kapattım ama dayanamayıp gözlerimi tekrar açtım. Havada olmak inanılmaz bir şey, çok güzeldi” diye konuştu.

Gülşen ve Can Bonomo Welcome Fest’te sahne aldı

Yeditepe Üniversitesi’nin yeni akademik yıl açılışında üniversiteye yeni başlayan öğrenciler için düzenlediği Welcome Fest ile müzik dolu bir gece yaşandı. Öğrenciler sevilen şarkıcılar eşliğinde şarkıları hep bir ağızdan seslendirdi.

Üniversitenin Kayışdağı’ndaki kampüsündeki etkinlikler gündüz saatlerinde öğrenci kulüplerinin DJ performansları ile başladı. Öğrenciler Amerikan futbolu, rodeo, roll’n shot ve dev jenga gibi oyunlarda rakiplerine meydan okudu, çekilişlere katılarak şanslarını denedi.

Akşam saatlerinde ise medya sponsoru PAL Station’ın DJ performansları ile festival alanından müzik sesleri yükselmeye başladı. İlk olarak Can Bonomo’nun, ardından ise Gülşen’in sahne aldığı festivalde heyecan ve eğlence hiç eksilmedi. Yeditepeli öğrenciler, konserler boyunca gönüllerince eğlendi, keyifli anlar yaşadı.

Şarkıcı Simge: Kalbimin sesini dinlemediğimde hata yaptım

Öpücem, Aşkın Olayım, Yankı gibi popüler şarkılarıyla tanınan pop müziğin sevilen ismi Simge Sağın, Nişantaşı Üniversitesi’nin mezuniyet töreninde binlerce yeni mezunla bir araya geldi. 4 bin 500 öğrencinin kep attığı mezuniyet töreni konser ile taçlandı. Öğrenciler yağan yağmura rağmen Simge’nin şarkılarıyla doyasıya eğlendi. Konser öncesi gençlerle beraber olmaktan büyük keyif duyduğunu söyleyen Sağın, “Mezuniyet konserleri diğerlerine göre daha pozitif ve eğlenceli geçiyor. Mezuniyet duygusunun açığa vurulmasıyla sahnedeki eğlence daha da tavan yapıyor. Bu yüzden çok eğlenceli geçiyor” dedi.

TEK GERÇEĞİM KALBİMİN SESİ

Gençlerle konserde buluşmaktan büyük keyif aldığını ifade eden şarkıcı Simge, kendi hayatından kısa örnekler vererek öğrencilere şu tavsiyelerde bulundu:

“Hayat okuldan sonra başlıyor. Okul dönemi hep sınavlarla geçiyor ama gerçek hayat ilk para kazandığınız andan itibaren başlıyor. İstedikleri şeyler için pes etmemeliler, dik durmalılar ve bir şey istiyorlarsa onun için çabalamalarını söyleyebilirim. Ben bunları uyguladım. Bir de kalplerinin sesini dinlemeliler, kulağa en iyi ses oradan geliyor. Kalbimin sesini dinlemediğimde hep hata yaptım. Benim için tek gerçek kalbimin bana seslendiği ve bıraktığı izler. Buralara kalbimin sesini dinleyerek geldim.”

HİÇBİR ŞEYİ HESAPLAYARAK YAPMAM

As Bayrakları şarkısından aldıkları tepkilerin çok iyi olduğuna dikkat çeken Sağın, “Benim amacım yazın ortasında As Bayrakları’nı çıkarmaktı ama üst üste iki proje gelince onu biraz yaz sonuna atmak zorunda kaldım. Şimdi de maçlar başladı, tam döneminde hesaplanmış gibi denk geldi. Ben hiçbir şeyi hesaplayamıyorum, hiç zamanlamam yok. Sadece kalbimin sesini dinleyip, sabah uyanıp, planlarımı yapıyorum. Ama denk geldi, çok güzel ve enerjik mesajlar içeren çalışma oldu” dedi.

YENİ KLİPLER GELİYOR

Bu yazı dolu dolu ve hareketli geçirdiğini ifade eden Simge, iki şarkı için klip hazırlığında olduklarını söyledi. Projelerin devam ettiği müjdesini veren Simge Sağın, “Biz de projeler bitmiyor. Albüm arasına iki şarkı aldık bu yaz. Albümden iki şarkıya daha klip çekip yeni projelerle yolumuza devam edeceğiz. Onlar da İster İnan İster İnanma ve Pes Etme olacak. Devamında da yepyeni şarkılarla, yeni üretimlerle yolumuza devam edeceğiz. Bu yaz zamanımın çoğu yollarda geçti ama çok verimli bir yazdı. Şimdi kış da öyle geçiyor gibi gözüküyor. Ben yine şarkı ve konserler yapmaya devam edeceğim. İnşallah kışımız da yaz gibi geçer” diye konuştu.