Yaşar Hacısalihoğlu: FETÖ’nün ülke arayışı listesinde Mısır da var

Fethullahçı Terör Örgütü (FETÖ) elebaşı Fethullah Gülen, Mısır’da Cumhurbaşkanı Sisi’ye yakınlığı ile bilenen TEN TV’ye mülakat vermiş, Batı ülkelerine çağrıda da bulunarak, Türkiye’ye baskı yapmalarını istemişti. Görüşmenin ardından açıklamada bulunan röportajı yapan sunucu El Dihi, terör örgütü elebaşı Gülen ile Amerikan istihbaratının himayesinde sıkı güvenlik tedbirleri arasında söyleşiyi gerçekleştirdiklerini açıklamıştı.

FETÖ ile yurtiçinde mücadele sürerken örgütün küresel ağının canlılığını koruduğunu söyleyen İstanbul Yeni Yüzyıl Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Yaşar Hacısalihoğlu, “Çünkü arkasındaki küresel efendileri desteklerini çekmiş değil. Bu buluşma oldukça anlamlı. Bu küresel ağın içerisinde olan aktörün bir araya geldiğini görüyoruz. İkisi de bu ağın kuklasıdır, ikisi de piyonudur. FETÖ hala bu diri olan küresel ağını bugüne kadar Türkiye’nin aleyhine ne kadar karanlık ilişkilere girmişse, seferber olduğunu da biliyoruz. Birçok ülkedeki hala sonlanmamış varlığını Türkiye aleyhine kullandığını biliyoruz. Dolayısıyla bu buluşmanın bir televizyon röportajı niteliğinin ötesinde, böyle bir ittifakın dışa vurumu olarak da görülebilir. Özellikle Amerika’da bu örgütün hamiliğini yapanların, onu hala destekleyenlerden habersiz olarak yapılmasının mümkün olmadığının altını çizmek isterim. Amerika’nın derin yapıları içerisinde FETÖ’nün kullanılan ağı sürüyor. Yani istihbarat birimleri, lobileri, birtakım kongre üyeleri çok açık bir şekilde ortada. Sisi de bu ağın içerisindedir. Onun temsilcisi, onun yönlendirmesi ile gerçekleşmiş olan bu buluşmanın bu yapıyla da korunduğunu söylemek gerekir” dedi.

“AMERİKA’DAKİ ÇELİŞKİDEN YARARLANIYORLAR”

“Hillary Clinton ile olan FETÖ ilişkisi, ABD Başkanı Donald Trump’ın karşısına konumlanışları o dönemden itibaren Trump’ta bir kanaat oluşturdu. Trump’ın da içeride bir yığın sorunları var. Kendisi başlı başına sorun üreten bir başkan kimliğini koruyor” diyerek sözlerine devam eden Prof. Dr. Yaşar Hacısalihoğlu, “Dolayısıyla o açıdan kendi kadroları, Amerika’nın müesses nizamı açısından çelişkiler de sürüyor. O çelişkiler ve çatışmalar içerisinde FETÖ’nün de bundan yararlanarak varlığını sürdürdüğünü biliyoruz” diye konuştu.

FETÖ’NÜN LİSTESİNDE MISIR DA VAR

FETÖ elebaşının küresel efendileri tarafından bir başka ülkeye transferini düşündüklerine ilişkin zaman zaman yorumların yapıldığını ve bunlar arasında Mısır’ın da olduğunu kaydeden Prof. Dr. Hacısalihoğlu, “Bu da şaşırtıcı olmaz. Ama sonuç itibariyle nereye giderse gitsin bu küresel ağın köreltilmesi, bulunduğu her ülkede bir tehdit unsuru olarak algılanması gerekir” şeklinde konuştu.

Örgüt üyelerinin ABD’deki durumunu değerlendiren Prof. Dr. Hacısalihoğlu, “Sonuç itibariyle FETÖ elebaşısının Amerika’da olmadığı zaman oradaki örgüt üyeleri açısından alanın daralacağı anlamına gelir” yorumunda bulundu.

“ŞAŞIRTICI DEĞİL”

Türkiye ile Mısır arasındaki ilişkilerin bu durumdan etkileneceğini söyleyen Prof. Dr. Hacısalihoğlu, “Darbeci anlayışın getirdiği yapı tamamen hak, hukuk, adaletin ötesinde Türkiye’nin aleyhine işlediğini görüyoruz. Dolayısıyla mevcut durumda ilişkilerin sağlıklı hale gelmediğini görüyoruz. Bunu Mısır’ı darbeyle, zorbalıkla ele geçirenler tarafından atılmış yeni bir şer hamlesi olarak görmek gerekir. Türkiye’nin Mısır halkı ile hiçbir sorunu yoktur. O açıdan bu içinde biriktirdiği tortuların, Türkiye’ye bakışın bir dışavurumudur. Şaşırtıcı da değildir. Başarısız olmuş bir darbeyi tezgahlayanın başarılı olmuş bir darbeciyle buluşması olarak görmek gerekiyor. Hakkın, hukukun, demokrasinin, millet iradelerinin, halkın sandıktan çıkan egemenliğine karşı duran iki aktörün buluşması olarak görmek gerekir” açıklamasını yaptı.

Yaşar İçen: Türkiye’yi Irak üzerinden okumak gerekiyor

İstanbul Yeni Yüzyıl Üniversitesi’nde ‘Uluslararası Siyasetten Türkiye Analizi’ başlıklı bir konferans veren Gazeteci Yazar Yaşar İçen, terör, Irak, İran, Suriye ve DAEŞ konularına değindi. İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı Dr. Öğr. Üyesi Hüdayi Sayın’ın moderatörlüğünde düzenlenen konferansta konuşan Yaşar İçen, Irak’ta yaşanan gelişmelerin yakından takip edilmesi gerektiğini söyledi. Irak’ta 1 Ekim’den bu yana süren sokak eylemlerinin öngörülen bir durum olduğunun altını çizen Yaşar İçen “Kültürel ve siyasi anlamda Irak ve Türkiye’nin birbirine benzeşiyor. Bu nedenle Türkiye’yi ırak üzerinden okumak gerekiyor” dedi.

“IRAK’TA YAŞANANLAR ÖNGÖRÜLEN BİR DURUMDU”

Konuşmasında “Irak ciddi anlamda Türkiye’nin önüne alması gereken bir tablodur” diyen Yaşar İçen şöyle konuştu:

“Irak’ta 1 Ekim’den beri sokaklar kaynıyor. Bu, öngörülen bir durumdu. Öyle bir dış baskı var ki orada, yönetenler isteseler de bir şeyler yapamıyorlar. Irak’ta kontrolsüzlük var. Lütfen Türkiye üzerinde bir şeyler düşüneceğiniz ve konuşacağınız zaman yönünüzü Irak’a çevirin. Irak üzerinden Türkiye çok daha net okunabiliyor ve değeri daha fazla anlaşılabiliyor. Irak ciddi anlamda Türkiye’nin önüne alması gereken bir tablodur. Irak’a her gittiğimde bana kimi Iraklılar gelip Türkiye vatandaşı olmak için neler yapabileceklerini soruyor. Bazı kişilerin şikâyet ettiği ülkemizin vatandaşı olmak için can atan Iraklılar var. Dışarı çıktığınız zaman bu ülkenin ne kadar vazgeçilmez olduğunu daha iyi anlıyorsunuz.”

“EYLEMLER SIRADAN DEĞİL”

Kuzey Irak Kürt Bölgesinin referanduma gitme kararı bir ‘oyun’ olarak niteleyen İçen, “Türkiye referanduma gitmenin yanlışlığını yetkililere bildirdi. Bu tavır doğruydu. Ancak referandum yapıldı, Amerika bir tavır gösterdi ve Türkiye de köprüleri atarak ilişkileri askıya aldı. Bölge ile ilişkiler kesilince sonrasında İran da Irak’ın içine yerleşmeye başladı. İran strateji konusunda çok zeki bir ülkedir. Bu nedenle çok güçlü bir şekilde Irak’ın içine yerleşti. İran Irak’ın içine yerleşince ticaret de böylece İran’ın eline geçti ve Türkiye ile ticaret kesildi.  Bu nedenle Irak’taki Sokak eylemleri asla sıradan eylemler değildir” dedi.

“ANNELERİN SESİ ARTIK DAHA GÜR ÇIKIYOR”

Konuşmasında Diyarbakır’daki annelerin oturma eylemine de değinen Yaşar İçen, annelerin sessiz çığlığının artık daha cesur bir şekilde ses bulmaya başladığını kaydetti. Evlatları terör örgütü tarafından kaçırılan ailelerin çeşitli nedenlerle daha önce sesini yükseltemediğini ifade eden İçen, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Bir ayı aşkın bir süredir Diyarbakır’da anneler evlatları için oturuyorlar. Annelerin yıllar süren sessiz çığlığı ortaya çıktı. Bu durum yıllardır var. Vatandaş sesini çıkaramıyordu. Çünkü tek kelime konuştuğunda diğer çocuğunu da dağa götürmeleri riski vardı. Korkunç baskılar vardı. Bir noktadan sonra birlikte sesler yükseldikçe etkili olmaya başladı. Bir annenin oturmasıyla arkası geldi. İçlerinde olduğumuz için bu annelerin yıllardır içlerindeki acıyı biliyoruz. Benim ailemin de kendi bölgesinden çıkış sebebi de buydu. Ailem ve yakınlarım terörden mağdur oldu. Ailemden kimileri cezaevine girdi, kimi öldürüldü, kimileri de yurtdışına kaçtı. Türkiye üç nesli, oynanan oyunlara feda etmek zorunda kaldı.”

“TÜRKİYE DIŞ POLİTİKADA VİZYON GELİŞTİRMEYE BAŞLADI”

Konuşmasında Türkiye’nin dış politikada artık bir vizyon geliştirmeye başladığına işaret eden Yaşar İçen “Görüneni değil, görünenin arkasındakini okumamız gerekiyor. Her zaman kendi fikriniz olmalı. Bu nedenle önce ülke içindeki bütünlüğü sağlamamız gerekiyor” diye konuştu. Konferansın ardından İstanbul yeni Yüzyıl Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Yaşar Hacısalihoğlu tarafından Yaşar İçen’e plaket takdim edildi.  

Dr. Alihan Limoncuoğlu: PKK mutlaka bitirilmeli

Türkiye’nin güvenli bölge oluşturmak amacıyla Fırat’ın doğusuna yönelik Barış Pınarı Harekâtı Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Twitter’dan yaptığı ‘Türk Silahlı Kuvvetleri’miz Suriye Milli Ordusu’yla Suriye’nin kuzeyinde PKK/YPG ve DEAŞ terör örgütlerine karşı Barış Pınarı Harekâtı’nı başlatmıştır’ açıklamasıyla geçtiğimiz gün başladı.

İstanbul Gelişim Üniversitesi’nden Dr. Öğr. Üyesi Alihan Limoncuoğlu, üç gündür devam eden harekatı değerlendirdi. YPG-PKK terör örgütünün bölgede faaliyetlerini iyice artırdığını o yüzden de operasyonun kaçınılmaz olduğunu belirten Dr. Limoncuoğlu, “Türkiye bu operasyonu yapmadan önce diplomatik her yolu denedi. Çok bilinmeyenli bir denklem olan Suriye’de böyle bir operasyon yapmak gerçekten zor. Türk askeri bölgede destan yazacaktır, başarıyla tamamlayacağımıza inanıyorum” ifadelerini kullandı.

Türkiye’nin Suriye’de kalıcı olmadığını amacının terör unsurlarını yok etmek olduğunu vurgulayan Dr. Limoncuoğlu, “Türkiye’nin hemen yanında terör devleti kurulmasına izin veremezdik. Türk askeri, sivil kayıpların önüne geçmek için azami özen gösterecektir. Barış Pınarı Harekâtı güvenli bölgenin kurulmasını kolaylaştıracaktır. Terörden temizlenmesiyle oluşturulan güvenli bölgeye de Türkiye’deki Suriyelilerin bir kısmı yerleştirilecektir” diye konuştu.

“TRUMP DENGELERİ GÖZETMEK ZORUNDA”

ABD Başkanı Donald Trump’ın çok tutarsız davrandığını söyleyen Dr. Limoncuoğlu, “Trump’ın attığı twitler iç siyasete yönelik. İç ve dış dengeleri gözetmek zorunda. Amerikan vatandaşları Suriye’de olan bitenden tam olarak haberdar değil diye düşünüyorum. Böyle olunca da Türkiye aleyhine bir tutum içerisindeler. Türk milletinin tam desteği oradadır. Hukuki ve siyasi olarak milletle ve orduyla birlik olduk. Çok önemli bir harekâttır. Kahraman TSK’yı ve onların komutanlarını ve askerlerini Allah muzaffer kılsın” dedi.

 

 

Dr. Louay Safi: İslam halkı artık demokratik devlet istiyor

İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi (İZÜ) bünyesinde faaliyet gösteren İslam ve Küresel İlişkiler Merkezi (CIGA), 13-15 Ekim tarihleri arasında Uluslararası İslam Dünyası Konferansı’na ev sahipliği yapıyor. Bugün başlayan konferansta uzmanların öncelikli konusu ise Müslümanların çoğunlukta olduğu (Mısır, Pakistan, Cezayir, Sudan, Türkiye, Endonezya) ülkelerdeki güncel problemler.

İSTİKRARSIZLIK VE ÇATIŞMALAR BİTMİYOR

Üniversite olarak İslam dünyasının karşılaştığı sorunlarla ilgilenmeyi önemsediklerini belirten İZÜ Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Nasuh Uslu, “İslam ve Küresel İlişkiler Merkezi, her sene temel konularda en az 2 konferans düzenliyor. Bugünkü konferansımız da İslam ümmetinin sorunlarıyla alakalı. Konferansın konusu İslam dünyası açısından çok önemli. Sivil – asker ilişkileri, Müslüman ülkelerin çoğunda insan hayatını etkileyen önemli bir konu. Arap Baharı’ndan sonra İslam dünyasında bir iyileşme beklenirken ortaya çıkan siyasal ve askeri istikrarsızlıklar, çatışmalar mutlaka ele alınmalı. Sorunların niye ortaya çıktığını, Arap Baharı’nın neden istenilen noktaya götürülemediği tartışılmalı. Çünkü İslam dünyası bunların tam aksine istikrarsızlık ve çatışmalarla karşılaştı. Bu konuların bütün sivil toplum kuruluşları ve araştırmacılar tarafından ciddi bir şekilde ele alınması gerekiyor. Biz de bu çerçevede elimizden gelen katkıyı sağlamaya çalışıyoruz” dedi.

HALK BU DÜZENİN DEVAM ETMESİNİ İSTEMİYOR

İlk günkü konuşmacılardan biri olan Hamad Bin Khalifa Üniversitesi’nden Dr. Louay Safi ise bu ülkelerin en büyük sorunlarından birinin otokrasi olduğunu belirtti. “Bugün o coğrafyada yaşayan halklar, demokratik bir devlet istiyor” diyen Dr. Safi, “Devletin ülkeyi, halkın istediği şekilde yönetmesini, halka destek olmasını bekliyorlar. Çünkü otokratik ve baskıcı hükümetler tarafından yönetilmeleri bu İslam ülkelerinin en büyük sorunlarından biri. Dolayısıyla toplumun bu durumdan kurtulması için de Arap Baharı gibi meseleler yaşanıyor. Halk sokağa dökülüyor çünkü bu düzenin aynı şekilde devam etmesini istemiyor. Ama ben halkın galip geleceğini ve kaderlerini yeniden yönlendireceklerini düşünüyorum” ifadelerini kullandı. 

Bu noktada ise sivil toplumları ve enstitüleri geliştirme, daha kurumsal bir devlet yaratma konusunda büyük bir mücadele verildiğini kaydeden Dr. Safi, “İnsanların organize olmaya ihtiyacı var. Sadece partiler etrafında toplanmak zorunda değiller. Ve insanların farkındalığı her geçen gün artıyor. Türkiye ve Malezya da bu noktada Müslüman ülkelere karşı iyi bir rol model oluyor” diye konuştu.

Kategoriler
Adana

Prof. Dr. Han: Türkiye harekât öncesinden daha iyi bir zeminde

Altınbaş Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Ahmet Kasım Han, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) Suriye’nin kuzeyinde yürüttüğü Barış Pınarı Harekâtı’na ara verilmesine ilişkin Türkiye ile ABD arasında varılan mutabakatı ve bundan sonrasına ilişkin olası gelişmeleri değerlendirdi. Mutabakata büyük ölçüde uyulacağına inandığını belirten Prof. Dr. Han, “Eksik kalan kısımlar olursa bunların da yolda karşılıklı istişareler yoluyla çözüleceğini düşünüyorum” dedi.

‘ERDOĞAN-TRUMP GÖRÜŞMESİ SONRASI UZLAŞMA OLACAKTIR’

13 Kasım’da yapılacak Erdoğan-Trump görüşmesine kadar Barış Pınarı Harekâtı’nın yürütüldüğü coğrafyada, varılan anlaşma etrafında kabul edilebilir ölçekte gelişmeler yaşanabileceğini ifade eden Prof. Dr. Han, “Büyük bir problem olacağını sanmıyorum. İki lider yan yana gelip birbirleriyle yüz yüze görüştükten sonra meselenin ahvali konusunda geniş uzlaşmaya doğru gidilecektir diye düşünüyorum” ifadelerini kullandı.

‘BARIŞ PINARI HAREKÂTI BÜYÜK BİR ADIM’

Türkiye açısından Suriye ile ilgili sorunların uzun yılların birikimi olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Han, “Tek ve büyük bir fırça darbesiyle çözülecek ve her şey yerli yerine oturacak diye bir beklenti içine girmek gerçekçi değil. Türkiye adım adım yürümek zorunda. antalya escort ankara escort Ve bu Barış Pınarı Harekâtı da büyük bir adım” diye konuştu.  

‘TÜRKİYE HAREKÂT ÖNCESİNE GÖRE DAHA İYİ BİR NOKTADA’

Bölgedeki diğer aktörlerin kendi aralarında ne pazarlıkları yaptığı, bu pazarlıkların varlığından yokluğundan ari olarak şu anda Türkiye’yi ilgilendirse de durumu değiştirmeyeceğini ifade eden Prof. Dr. Han, “Diğer aktörlerin kendi aralarındaki pazarlıklarının neticelerinin ne olduğu, Türkiye açısından önümüzdeki dönemde atılacak başka adımlarla yönetilebilirdir. O noktada eğer böyle pazarlıklar varsa bunların sonuçlarının yönetilmesi açısından Türkiye bugün Barış Pınarı Harekâtı’nın başladığı noktaya göre daha iyi bir zemindedir. Dolayısıyla iyimser olmak için her türlü neden var” dedi. 

‘İHTİYAT ELDEN BIRAKILMAMALI’

Tüm iyimserliğe rağmen gelinen noktada ihtiyatlı olmak için de çok sayıda neden bulunduğunun altını çizen Prof. Dr. Han, sözlerini şöyle tamamladı:

“Türkiye’nin burada bir çok muhatabı var. Onların kendi aralarında varabilecekleri anlaşmalara ya da ortaya çıkabilecek anlaşmazlıklara doğrudan Türkiye’nin gündemini ilgilendiren sonuçlar doğuracakları için dikkatle ve ihtiyatla yaklaşmak gerekir. Yine verilen sözlerin tutulması veya tutulmaması önemli bir kriterdir. Buna da dikkatle ihtiyatla yaklaşmak gerekir. Örneğin Rusya ve ABD arasında diğer aktörlerden bağımsız olarak varılacak bir anlaşmanın içeriği, potansiyel olarak bütün sahayı ve Suriye’nin geleceğini dönüştürebilir. Böyle bir anlaşmanın tüm unsurlarıyla birlikte Türkiye’nin lehine olacağını önceden garanti edilmiş bir sonuç olarak varsayamayız. Bu ve benzeri noktalar açısından ihtiyatlı olmak gerekir.”

(FOTOĞRAFLI)

Güvenli bölge insanların yurtlarına dönmelerini sağlayacak

İstanbul Aydın Üniversitesi bünyesindeki düşünce kuruluşlarından Aydın Düşünce Platformu’nun 52’nci toplantısı ‘Suriye’deki İç Savaş ve Anayasa Çalışmaları’ başlığıyla gerçekleştirildi. Toplantıya konuk olan Suriye Geçici Hükümet Başkanı Abdurrahman Mustafa, toplantı öncesinde Demirören Haber Ajansı’nın (DHA) sorularını yanıtladı. Suriye’deki son durumu aktaran Mustafa, Barış Pınarı Harekatı, güvenli bölge ve Anayasa çalışmaları üzerine açıklamalar yaptı.

“TSK BÖLGEDE HUZUR VE İSTİKRAR İÇİN ÇALIŞIYOR”

Suriye’de iç savaş diye nitelendirilecek bir durumun olmadığını söyleyen Mustafa, “Bize göre Suriye’de iç savaş yoktur. Suriye’de dikta rejimi var, terör örgütleri var. Bir de demokrasi özlemiyle yola çıkan muhalifler var. Onların da temsilcisi biziz. Fırat’ın doğusunda PYD terör örgütünün işgal ettiği bölgelerde Barış Pınarı Harekatı’yla uluslararası toplumun veya süper güçlerin desteklediği proje ilelebet tarihin çöplüğüne atılmıştır. Bugün orada Türk Silahlı Kuvvetleri’nin desteğiyle Milli Ordu’nun birlikte huzuru, istikrarı getirmek için çalışmalar yapılıyor” dedi.

“RESULAYN VE TEL ABYAD’DA YEREL MECLİSLER ÇALIŞIYOR”

Suriye Geçici Hükümeti olarak yerel meclisler kurduklarını belirten Mustafa, “Din ve etnik köken ayrımcılığı olmadan dengeli bir şekilde Resulayn ve Tel Abyad halkına yerel meclisler hizmet götürmek için çalışıyor. Orada zorunlu göçe maruz kalanlar için köylerine, evlerine dönmeleri için istikrarın yaratılması gerekiyor. Maalesef PYD terör örgütü DEAŞ bahanesiyle sistematik olarak demografik yapıyı değiştirdi. İstikrarı bozmak için bomba yüklü araçlarla DEAŞ yöntemiyle insanlarına evlerine dönmesini engellemeye çalışıyor. Ama bizim oradaki güvenlik güçlerimiz, Türk Silahlı Kuvvetleri ve Milli Ordu gerekeni yapacaktır, teröristlerin amacını boşa çıkartacaktır” diye konuştu.

ANAYASA KOMİSYONUNUN İKİNCİ TOPLANTISI 25 KASIM’DA

Suriye’de siyasetle çözümün olacağını vurgulayan Mustafa, “2014 yılından beri bu sürece dahil olduk. Astana ve Soçi süreçlerine destek verdik ve destek vermeye de devam ediyoruz. Anayasa komisyonu oluşturuldu, rejimin oyalamasına rağmen 1 buçuk yıl hep olumlu baktık. Komisyon ilk toplantısını geçen hafta Cenevre’de yaptı. İkinci toplantı da 25 Kasım’da yine Cenevre’de Birleşmiş Milletler (BM) çatısı altında olacak. Rejim ancak Rusya’nın baskısıyla bu toplantıya devam eder. Ayrıca uluslararası toplumun da ekonomik yaptırımlarına devam etmesi gerekiyor” ifadelerini kullandı.

“GÜVENLİ BÖLGENİN KURULMASINI İSTİYORUZ”

Güvenli bölgenin umut olduğunu söyleyen Suriye Geçici Hükümet Başkanı Abdurrahman Mustafa, “Fırat’ın doğusunda terör devletçiliği kurulmaya çalışıyordu. Fransa, Almanya, Amerika gibi süper güçler PYD devletçiği kuracaktı ve bu, Barış Pınarı Harekatı’yla tarihin çöplüğüne atıldı. Barış Pınarı Harekatı bile ümittir, insanların tekrar kendi yurtlarına dönmesini sağlayacaktır. Türkiye 2014 yılında güvenli bölge oluşturulmasını talep ettiğinde Suriye muhalefeti olarak en baştan beri destek olduk. Güvenli bölge 2014’te  oluşturulmuş olsaydı belki de bugün rejim olmayacaktı. Ne DEAŞ ne de PYD terör örgütü olacaktı” dedi.

“SURİYELİ TÜRKMEN OLARAK İLK BAŞTA BEN DÖNERİM”

Suriye’de istikrar oluşur ve siyasi çözüm olursa halkın yurduna döneceğini dile getiren Mustafa, “Herkes yurduna dönecektir. Hiç kimse kendi toprağını, vatanını terk etmez. Kimsenin endişesi olmasın ama önce ortamı yaratmak lazım. Katil rejimin siyasi çözümle gitmesi lazım. Kimse şimdi güvenip dönemez. BM kriterlerine göre insanlar dönmek ister, Suriyeli bir Türkmen olarak ilk başta ben dönerim” ifadelerini kullandı.

Kategoriler
Adana

Karaciğerin düşmanı antibiyotik, dostu ise enginar değil

Memorial Sağlık Grubu, Türk Karaciğer Vakfı ve Azerbaycan Tıp Üniversitesi iş birliğiyle 5’inci Azerbaycan-Türkiye Ortak Hepatoloji Kursu düzenledi. Azeri ve Türk doktorlar İstanbul’da bir araya gelerek, 2 gün boyunca karaciğer hastalıklarına yönelik teşhis, tanı ve tedavi yöntemlerine ilişkin bilgi ve deneyimlerini paylaştı.

Kursa yönelik bilgi veren Memorial Şişli Hastanesi Gastroenteroloji-Hepatoloji Bölümü ve Türk Karaciğer Vakfı Başkanı Prof. Dr. Yılmaz Çakaloğlu, “Kursu bir yıl İstanbul’da bir yıl Bakü’de olmak üzere her yıl yapıyoruz. Karaciğer hastalıklarına yönelik bilgilerimizi, deneyimlerimizi paylaşmak ve hastalara daha iyi hizmet vermek için düzenliyoruz” dedi.

“TANI VE TEDAVİDE TÜRKİYE VE AZERBAYCAN’DA OLANAKLAR VAR”

Her iki ülkede de ciddi karaciğer hastalığı probleminin olduğunu söyleyen Prof. Dr. Çakaloğlu, “Hepatit B, C ve yağlı karaciğer hastalığı çok sık görülen bir problem. Bu üç hastalık karaciğer sirozu ve kanserinin en sık görülme sebepleri arasında yer alıyor. İşte bu konularda neler yapılmalı, hastaya nasıl tanı koymak gerekir, hangi önleyici tedbirler alınmalı ve tedavi yöntemlerini bilimsel veriler ışığında tartışıp ortak politikalar oluşturmaya çalışıyoruz. Bu tür hastalıkların tanısı için ülkemizde ve Azerbaycan’da bütün olanaklar mevcut” diye konuştu.

EN AZ BİR KEZ HEPATİT TESTİ YAPTIRIN

Toplumda hepatitler konusunda farkındalık oluşturulması gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Çakaloğlu, “Herkesin, yaşamında bir kez hepatit testi yaptırması gerekiyor. Eğer hepatit B veya C taşıyıcısı ya da hastasıysa, uzmana başvurup gerekli tedavileri alması gerekiyor. Aşırı kilo, yüksek kolesterol, şeker hastalığı sorunu olan herkesin, kan ve karaciğer testi yapılarak yağlı karaciğer hastalığının olup olmadığının belirlenmesi gerekiyor. Erken tanı için bu testler çok önemli” ifadelerini kullandı.

“TÜRKİYE’DE HER 3 KİŞİDEN 1’İ OBEZİTE HASTASI”

Prof. Dr. Çakaloğlu, Türkiye’de 2,5-3 milyon hepatit B’li, 500 bin ise hepatit C’li hasta olduğunu söyleyerek, “Türkiye’de obezite ise yüzde 30 oranında yani her 3 kişiden 1’i aşırı kilo sorunu yaşıyor. Ülkemizde yağlı karaciğer hastalığı çok sık görülüyor. Karaciğer olağanüstü bir organ, vücudumuzun en büyük ve çalışkan organı. Karaciğerden dakikada 2 litre kan geçiyor, adeta kimya fabrikası. Bağırsaklarımızın emdiği bütün besinler, ilaçlar ve diğer maddeler karaciğerden geçiyor” dedi.

“ANTİBİYOTİK KARACİĞER HASARI YAPIYOR”

İlaçlara bağlı karaciğer hastalıklarının ciddi bir sorun olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Yılmaz Çakaloğlu, “Antibiyotik ve ağrı kesiciler kesin endikasyon olmadan yani tedavi yöntemi ve müdahale belirlenmeden kullanması gereken ilaçlar. Bugün dünyada en çok karaciğer hasarı antibiyotiklere ve romatizmal ilaçlara bağlı olarak görülüyor. Gelişigüzel antibiyotik ve ağrı kesici ilaç kullanmak doğru değildir. Bu tür ilaçların alımında çok dikkatli olmak gerekir” ifadelerini kullandı.

KOLESTROL İLAÇLARI KARACİĞER HASTALIKLARINA OLUMLU ETKİ EDER

Sigaranın mutlaka bırakılması gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Çakaloğlu, “Kolesterol ve kan yağlarının yüksekliği, karaciğer yağlanmasının en önemli nedenleri arasında yer alıyor. Bu hastaların kolesterol ilaçlarını düzenli olarak kullanması gerekiyor. Kolesterol seviyesini kontrol altına alan ve normal değerlere getiren ilaçlar,  karaciğer hastalıklarına da olumlu etki sağlıyor. Düzenli kullanımlarında, yağlanmanın siroza yol açacak kadar ilerlemesini ve kanser gelişimini önlüyor. Özellikle diyabet hastaları tarafından ‘metformin’ içeren ilaçlar da sık kullanılan ilaçlar arasında yer alıyor. Özellikle kilolu ve yağlı karaciğer sorunu olanlarda insülin direncine karşı rutin kullanılması gereken bu ilaçların karaciğere bir zararlı etkisi bulunmuyor. Karaciğer sağlığı için tütün ve tütün ürünlerinin kullanımının kesinlikle bırakılması gerekiyor. Sigara bütün hastalıkları, kanser tiplerini olumsuz etkileyen sıklığını artıran, tedavisini zorlaştıran mutlaka hayatımızdan çıkarılması gereken en önemli zararlı alışkanlık” diye konuştu.

“KARACİĞERE İYİ GELEN BİR BİTKİ YOK”

Hastalara bilmedikleri hiçbir bitkisel ilacı veya ürünü kullanmama uyarısında bulunan Prof. Dr. Çakaloğlu, “Bugüne kadar etkisi kanıtlanmış ve karaciğere iyi geldiği düşünülen bir bitki bulunmamaktadır. Karaciğer dostu olarak bilinen enginarın günde bir kilo bile tüketilmesi yarar sağlamayacaktır. Bunun yerine sağlıklı ve dengeli beslenme, sebze ve meyveleri ölçülü tüketme gibi kurallara dikkat etmelidir. ‘Elma mucizedir’, ‘domates her şeye iyi gelir’ söylemleri doğruyu yansıtmamaktadır” ifadelerini kullandı.

HAFTADA 150 DAKİKA EGZERSİZ

Haftada 150 dakika spor yapılmasını öneren Prof. Dr. Çakaloğlu, “Sağlıklı besleneceğiz, düzenli egzersiz yapacağız, kilomuza dikkat edeceğiz. Hastalarımıza zeytinyağı tüketmelerini öneriyoruz. Evde yaptığınız patates kızartmasını yiyebilirsiniz ama o yağı bir daha kullanmayın. Obezite hastaları az ve ölçülü, düşük kalorili beslenme alışkanlıkları kazanmalılar. Haftada en az 3 gün 45-50 dakika olmak üzere toplam 150 dakika spor yapılmasını öneriyoruz” dedi.

Prof. Dr. Yumuk: “Her 3 erişkinden 1’i obez”

Doktorlara, sağlık çalışanlarına ve halka eğitim vererek obezite konusunda farkındalık yaratması amaçlanan Obezite Akademisi kapsamında bilimsel araştırmalar da gerçekleştirilecek. Türkiye Obezite Araştırma Derneği (TOAD) Başkanı Prof. Dr. Volkan Yumuk obezitenin her 3 erişkinden birinde görüldüğünü belirterek tehlikeye dikkat çekti.

Obezite Akademisi’nin Türkiye’nin önde gelen 2 sivil toplum kuruluşunun obezite mücadelesinde güçlerini birleştirmesiyle ortaya çıktığını belirten TOAD Başkanı Prof. Dr. Volkan Yumuk Novo Nordisk’in (uluslararası ilaç şirketi) desteğiyle yola çıktıklarını belirtti. Prof. Dr. Yumuk, Obezite Akademisi kapsamında verilecek eğitimlerden bahsetti ve şunları söyledi: “Eğitimlerde obezitenin ne olduğu ve nasıl tanındığı anlatılacak. Obezitenin önlenmesinde gerekli unsurlar anlatılacak. Bu unsurlar sağlıklı beslenme ve egzersizdir. Bunlar toplumun bilmesi gereken önemli konular.”

Obezite Akademisi kapsamında verilecek eğitimlerin tıp kongrelerinde doktorlara verilecek eğitimler ile başlayacağını belirten Prof. Dr. Yumuk, basın mensupları, halk ve internet sitesi aracılığıyla da bilgilendirme yapılacağını söyledi.

“HER 3 YETİŞKİNDEN 1’İNDE OBEZİTE GÖRÜLÜYOR”

Obezitenin erişkinlerde yüzde 32 oranında görüldüğünü ve bunun her 3 kişiden 1’ine tekabül ettiğini ifade ederek şunları söyledi: “Sağlık Bakanlığı’nın 2010 yılında obeziteyi bir hastalık olarak kabul edişinden beri sağlıklı beslenme ve fiziksel aktivite yönünde aldığı eylem planları ile bu rakamın bir plato oluşabileceğini düşünüyoruz. Yani obezitenin inişe geçtiğini değil düzlüğe geçtiğini düşünüyoruz. Bunun ortaya çıkması için bir görülme sıklığı çalışması yapılması gerekiyor. Bugüne kadar yapılan 2 çalışmanın sonuçlarına göre konuşuyorum. 3’üncüsünün de yapılma zamanı geldi.”

TOAD bünyesinde çocuk obezitesi ile ilgilenen uzmanların da olduğunu belirten Prof. Dr. Yumuk, çocuklar ile ilgili farkındalık çalışmalarının da yapılacağını ifade etti.

Akademinin imza töreninde konuşan Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Derneği (TEMD) Genel Sekreteri Prof. Dr. Reyhan Ersoy da Obezite Akademisi için “Sağlık otoritesinin de destek olması için ilgili makamlar ile görüşerek yaygın bir şekilde sağlık hizmetlerinin içine alacak çalışmalar yapılabilir” dedi.

“TÜRKİYE AVRUPA’DA GÖRÜLME ORANININ EN YÜKSEK OLDUĞU ÜLKE”

Prof. Dr. Reyhan Ersoy obezite görülme sıklığının dünyada ve ülkemizde giderek arttığına dikkat çekerek, “Dünya Sağlık Örgütü’nün son verilerine göre bugün dünyada 650 milyon obez birey bulunuyor. Yine, 5 yaşın altındaki 41 milyon çocuk ise fazla kilolu veya obez. Türkiye, 20 milyon obez birey ile Avrupa’da obezite görülme oranının en yüksek olduğu ülke. Bu tablo toplumda obezitenin ve buna bağlı sorunların giderek artacağını gösteriyor. Obezite Akademisi’ne bu mücadelede çok önemli görev düşüyor” dedi.

Novo Nordisk Türkiye Klinik, Medikal, Ruhsat ve Kalite Direktörü Dr. Rabia Demet Özcan ise Obezite Akademisi’nin bilimsel veri üretip bunu paylaşarak hekimlere, topluma, karar alıcılara ve bu konu ile ilgili tüm paydaşlara daha detaylı bilgiler sağlamayı amaçladığını ifade etti. Bilimsel çalışmalar kapsamında toplumsal farkındalık sağlamak amacıyla hem topluma yönelik hem hekimlere hem de obezite tedavisinde ve yönetiminde görev alan farklı branşlara eğitimler düzenlenmesi düşünüldüğünü ifade eden Dr. Özcan, “Bunun en önemli faydası obezite ile mcüadelede obezitenin önlenmesi. Obeziteyi tedavi etmekten daha önemli olan ve bu oluşumun da altını ısrarla çizdiği önemli şeylerden bir tanesi obeziteyi önlemek, çocukluk çağı obezitesinin önüne geçmek için yapılacak çalışmalar ve farkındalık araştırmaları” dedi.

Novo Nordisk Türkiye Genel Müdürü Dr. Burak Cem ise Obezite Akademisi ile ilgili olarak şunları söyledi: “Bugün sizlerin katılımıyla Türkiye Obezite Araştırma Derneği ve Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Derneği ile koşulsuz işbirliği yaparak Obezite Akademisi’ni hayata geçiriyoruz. Obezite Akademisi’nin tüm kesimlerin katkılarıyla her geçen gün gelişeceğine, güçleneceğine ve obeziteyle mücadelede önemli adımlar atacağına inanıyoruz.”

İMZALAR ATILDI

Obezite Akademisi’nin kuruluşuna ilişkin anlaşma, Türkiye Obezite Araştırma Derneği (TOAD) Başkanı Prof. Dr. Volkan Yumuk, Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Derneği (TEMD) Genel Sekreteri Prof. Dr. Reyhan Ersoy ile Novo Nordisk Türkiye Genel Müdürü Dr. Burak Cem tarafından imzalandı.

 

El yaralanmaları yaşam kalitesini olumsuz etkiliyor

İnsan vücudunun en fonksiyonel yapılarından birisi olarak kabul edilen elin aynı zamanda günlük yaşamda en fazla yaralanmaya maruz kaldığına dikkat çeken Medicana Bahçelievler Hastanesi Uzm. Fizyoterapist İpek Murat el yaralanmaları ve tedavi yöntemleri hakkında önemli bilgiler verdi. Türkiye’de el yaralanması ile acil servise başvuru oranının yaklaşık yüzde 39,9 – 43 civarında olduğunu dile getiren Murat, “ Acil servise başvuran el yaralanmaları basit yumuşak doku hasarından, tendon, sinir, damar kesileri ve birden fazla uvzun kaybına kadar geniş bir yelpazede karşımıza çıkmaktadır. Bu yaralanmalar en fazla endüstri sektöründe oluşmakla beraber günlük yaşamda, evde, trafik içerisinde, kamusal alanda veya spor esnasında oluşabilmektedir. El yaralanmasına maruz kalan bireylerde el fonksiyonunda kayıplar meydana gelmektedir. Yaralanmanın ciddiyetine göre kişide fonksiyonel kayıp ve yaşam kalitesine etki edecek özürlülük oluşmaktadır. Bu amaçla uygulanacak gerek çok amaçlı cerrahiler gerekse rehabilitasyon döneminde uygulanacak tedavi prosedürleri ile kayıpların azamiye indirilmesi, kaybedilen el fonksiyonunun geri kazanılması ve hastanın en kısa sürede işe ve sosyal hayata dönüşü hedeflenmektedir’’ şeklinde konuştu.

“HASTANIN PSİKOLOJİSİ TEDAVİDE ÖNEMLİDİR”

Tedavi sürecinin başarısı, cerrahi müdahalenin doğruluğu ve rehabilitasyon sürecinde yapılan değerlendirme ve uygulanacak tedavi protokolün yeterliliğine bağlı olduğunu kaydeden İpek Murat, şunları söyledi: ‘’ Hastanın aile, iş ve sosyal hayatının yanı sıra psikolojik durumunun da tedavi sürecine etki edeceği gözden kaçırılmamalı ve değerlendirmeye dahil edilmelidir. Uygulanacak rehabilitasyon programı ile yaralanan yapılarda ağrı ve ödem kontrol altına alınır. Mevcut kaslar gevşetilerek skar doku oluşumu engellenir, zorlayıcı aktiviteler engellenerek eklem hasar riski azaltılır, duyu ve genel motor fonksiyonlar geliştirilir. Egzersiz programı ve elektroterapi yöntemleri ile el fonksiyonunda maksimum kazanım sağlanır. Tüm bu yöntemler ve tedavi programları kişiye özel planlanmalı ve belirlenmelidir. Özenli yapılan cerrahi girişimler, yeterli rehabilitasyon yöntemleri ve hastanın özverisi ile süreç başarılı bir şekilde tamamlanır ve kişinin günlük yaşamına dönüşü sağlanır”

 

Almanya ve Bulgaristan’da kesilir denilen parmağı Türk doktorlar kurtardı

Bulgaristan’da bir gıda şirketinin sahibi olan Milko Ivanov (52) 2 ay önce iş kazası geçirdi. Kaza sırasında 220 derecelik sıcak pres altında 3 dakikaya yakın kalarak ezilen sol el baş parmağının üst kısmı, tendonları, damarları ve cildi öldü.

DOKU NAKLİYLE PARMAK KURTARILDI

Sofya’da iki hastaneye başvuran, ardından sonuç alamayınca Almanya’ya giden Ivanov’a doktorlar, parmağının kurtarılamayacağını ve kesilmesi gerektiğini söyledi. Kazanın üzerinden zaman geçtikçe, yarada antibiyotiklere çok dirençli bir bakteri üredi. Parmağı kullanılmaz hale gelen Ivanov, Yeditepe Üniversitesi Kozyatağı Hastanesi Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Uğur Anıl Bingöl’e ulaştı. Ülkesinde ve Almanya’da ‘kesilmesi gerekiyor’ denilen parmağı antibiyotik tedavisi ve doku nakli ameliyatı sonrasında kurtuldu. 

TENDONLAR, DAMARLAR VE CİLT ÖLMÜŞ

Operasyon ve hasta hakkında bilgi veren Doç. Dr. Bingöl, “Ekim ayının son günlerinde hasta iş kazası geçirmiş. Sol el baş parmağı 220 derecelik sıcak pres altında kalmış. Ezilmeye bağlı olarak parmağın üst bölümü, tendonlar, damarlar, kemik doku ölümü gerçekleşmiş. Bulgaristan’da sonuç alınamayınca Almanya’ya gitmiş. Orada da prosedürler uzayınca ve parmak daha da kötüleşince ülkesine dönmüş . Bulgaristan da parmakta antibiyotiklere dirençli bir bakteri gelişmesi ve parmağın durumunun kötüye gitmesi nedeniyle ampütasyon yani kesilme kararı çıkmış” diye konuştu.

YARA TEMİZLENDİ, DOKU ÜRETİLDİ

Doku nakliyle parmağı kurtardıklarını aktaran Doç. Dr. Bingöl, “Hasta geldiği zaman önce yarasını temizledik. Yarada hemen tüm antibiyotiklere  dirençli bir bakteri üremişti. Antibiyotik tedavisine başlayarak hastanın enfeksiyonunu ortadan kaldırdık. Yaranın olduğu bölgede yeni dokular üretmeye başladık. 1 hafta sonra da hastanın kolundan, damarlarıyla beraber doku alarak, yaralı bölgeye nakil yaptık ve parmağı kurtardık” ifadelerini kullandı.

AMELİYAT 4,5 SAAT SÜRDÜ

Ameliyatın sorunsuz geçtiğini dile getiren Doç. Dr. Bingöl, “Operasyon 4,5 saat sürdü. Hastanın parmağının sırt kısmı ve tendonu tekrar yapıldı. Hastanın belki parmağı eskisi gibi  görünmeyecek ama eskiye yakın şekilde kullanabilecek. Estetik açıdan da görünümde bir miktar değişiklik olacak” dedi.

KISA SÜREDE ESKİ HALİNE DÖNEBİLECEK

Başparmağın el fonksiyonlarının neredeyse yarısından sorumlu olduğunu söyleyen Doç. Dr. Uğur Anıl Bingöl, “Başparmak tamamen kaybedilince, el fonksiyonlarının neredeyse yarısını kaybediyoruz. O yüzden ana hedefimiz başparmağı korumak üzerindeydi. Hasta, 3 hafta içinde günlük işlerine dönebilecek” diye konuştu.

EL YARALANMALARINDA İLK 7 GÜNE DİKKAT

Bu tip yaralanmalarda kayıp yaşanmaması için hızlı ve doğru müdahale etmenin gerektiğini vurgulayan Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Estetik, Plastik Rekonstrüktif Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Bingöl, “Yanlış bir müdahale hayat boyu devam edecek sakatlanmaya neden olabiliyor. Geç kalınırsa da, dokusal kayıp olmadığı durumlarda bile fonksiyon kaybı gelişebiliyor. Özellikle 40 yaş üstü hastalarda bu kayıp daha da fazla oluyor” ifadelerini kullandı.

İŞ KAZALARINA MÜDAHALEDE TECRÜBELİYİZ

Doç. Dr. Uğur Anıl Bingöl, “Ülkemizde el yaralanmalarını iş kazası olarak sıkça gördüğümüz için, tecrübeliyiz. Gelen hastalara ne yapılacağına hızlı şekilde karar verip, uygulamaya geçiyoruz. Bu tip yaralanmaların daha az olduğu ülkelerde uzman sayısı da yeterli olmayabiliyor. O yüzden tedavi seçimi yaparken geç kalınabiliyorlar. Türkiye onarım cerrahisinde bölgede ve dünyada en önemli ülkelerden biri haline gelmiştir” dedi.